Sana hemen şunu sormama izin ver sevgili okuyucum, şimdiye kadar günlük işlerin sana sıkıntı ve memnuniyetsizlik dışında bir şey vermediği, inandığın ve değerli bulduğun her şeyin anlamını yitirdiği saatler, günler, hatta haftalar bile geçtiği olmadı mı? (Hoffmann, 2021: 25)
Bu makalede Alman romantik yazar E.T.A. Hoffmann’ın öykülerinin Bilge Alkor tarafından yorumlanması irdelenecektir. Ressamın çıkış noktası her ne kadar yazarın metinleri olsa da, sanatçının kullandığı teknik ve imgeleri yorumlayış biçimi özgün bir dil yaratır. Alkor’un, Hoffmann masallarını yorumlarken bugünün dünyasıyla ilişkiyi hangi imgeler üzerinden kurduğu da önemlidir.
19. yüzyılın başlarında Alman filozof Friedrich Wilhelm Joseph Schelling Mitolojinin Felsefesi adlı kitabında “tekinsizlik” kavramından söz etmiştir. Özellikle Edgar Alan Poe’nun kısa öykülerini ve E.T.A. Hoffmann’ın 1816’da yayımlanan “Kum Adam” öyküsünü bu bağlamda değerlendirmiştir. Schelling’e göre tekinsizlik “gizli ve saklı kalması gereken ama ortaya çıkmış bir şeye verilen addır” (Freud, 1999:327-351) Ernst Jentsch 1906 yılında bu kavramı psikanalize taşır ve bir varlığın, nesnenin canlı olup olmadığına dair kuşkuyu tekinsizliğin temeline koyar. Otomatlar ve balmumu heykelleri örnek gösterir. Freud 1919 yılında yazdığı “Tekinsizlik” (Das Unteimlich) makalesinde bu tanıma “bastırılanın geri dönüşü”nü ekler ve bu kavramı çocukluk anılarıyla ilişkilendirir.
Sigmund Freud tarafından 1919 yılında ortaya atılan tekinsizlik kavramı, korkunç olmayan yine de korku ve dehşet doğuran şeye gönderme taşır. Tekinsizlik, kişinin geçmişiyle ilişkilidir ve zamanda bir koridor oluşturur. Korkunç olanın geçmişle ilişkisi ve kişiye yabancı olmaması tekinsizliği karmaşık bir yapıya büründürür.
Okuru belirsizlikte bırakmak ve bunu okurun dikkatini doğrudan bu belirsizliğe odaklanmayacağı bir biçimde yapmaktır, böylece okur doğrudan konuya girip bunu hızla çözemez.(Freud,1999: 333)
Tekinsizlik kavramı çevreye uyum eksikliğinden kaynaklı güvensizlik ve zihinsel belirsizlikle ilişkilendirilir. Bu kavram, Hoffmann’ın masallarında gerçek ve düş arasında eşiktir ve bu eşiğin formu yoktur. Belirsizlik sisinde dönüşen figürler aklın sınırlarını zorlarken olağanüstü sıradanlaşır. Bu makalenin amacı, Hoffmann masallarındaki belli başlı imgelerin Bilge Alkor’un resim diline yansımasını değerlendirmek ve imgenin evrimini bu bağlamda araştırmaktır. Ele alınan öyküler: “Doge ve Dogaresse”, “Prenses Brambilla”, “Kum Adam”, “Altın Saksı”, “Matmazel Scuderi”dir. Bu öykülerde yer alıp resme yansıyan imgeler şöyle sıralanabilir: kuru kafa, deniz, pelerinli gizemli adam, elbise, karnaval, mask, göz, yılan, elma, mürver ağacı, hançer, mücevher.
Gizemli Figür
“Doge ve Dogaressa” adlı öykü 1819 yılında Die Serapionsbrüder adlı kitapta yer almıştır. Öykü Berlin Sanat Akademisi’nin 1816 kataloğunda yer alan ve aynı adı taşıyan resmin öyküsüdür. Yaşlı dük ve düşesin resmi Venedik manzarasının önündedir. Ayrıca resmin çerçevesine kazınmış şiir resmin taşıdığı gizli anlamı açık eder:
Ah! Aşk olmadan
Çakılır denize
Denizin kocasıyla
Avunmadan (Hoffmann, 2021: 278)
Resmin önündeki kalabalık, resmin yapılış amacını tartışmaktadır. Bu tartışmaya kulak misafiri olan gri pelerinli gizemli bir adam resmin hikâyesini anlatmaya başlar. Bütün öykü, gri pelerinli adam tarafından aktarılır. Bu öykünün başkarakterleri Doge Marino Falieri ve karısı Annunziata’dır.
Bir sanatçının benliğinin derinlerinde bir resmin oluşmasını sağlayan kendine özgü bir giz vardır. O zamana dek boşlukta bir sisin içinde olan ve biçimden yoksun oldukları için tanımlanamayan bu imgeler, sanatçının ruhunun derinlerinde biçimlerini bulup canlanırlar ve yuvalarına kavuşmuş gibi olurlar. (Hoffmann, 2021: 279)
Paralel olarak ilerleyen iki öykü vardır. İlki Antonio’nun ikincisi dükün öyküsüdür:
Antonio adlı bir genç, soylu ve zengin bir ailenin çocuğuyken yetim kalır. Babası, düşmanları tarafından öldürülünce Antonio babasının bir dostuna emanet edilir. Bir gün bahçede uyuklarken yanına bir yılan yaklaşır. Başka bir çocuk bu yılanı fark ederek onu öldürür, Antonio’nun hayatını kurtarır. Geçmişte yaşanan öykü burada biter. Diğer tarafta Dük Marino Falieri Annunziata adlı genç ve güzel bir kadınla evlenir. Marino Falieri dük olmadan önce kayığı alabora olmak üzereyken Antonio onun hayatını kurtarır. Antonio ile Annunziata ilk görüşte birbirlerine âşık olurlar. Antonio’nun çocukken hayatını kurtaran kişinin Annunziata olduğu ortaya çıkarak ikinci öykü ilk öyküye eklenir. Dük ise Antonio’nun babasını öldüren katiller arasındadır. İki âşık gondolla kaçmaya çalışırlarken deniz onları yutar.
Öykünün başında denizle evli olduğunu söyleyen dükün intikamını eşi deniz almıştır.
Ah! Senza amare
Andare sul mare
Col sposo del mare
Non puo consolare (Hoffmann, 2021:278)
Dadı
Öyküde dadı figürü hem Antonio’nun hem de iki aşığın birbirini tanımasını sağlamıştır. Ancak Hoffmann’ın diğer masallarındaki gibi dadının yüzü değişime uğramıştır. Bu, kimi zaman büyüyle kimi zamansa bu öyküdeki gibi engizisyonun işkencesiyle gerçekleşmektedir.
Öyküdeki dadı Margareta’nın yüzü, bedeni ve davranışları bir hilkat garibesini andırır. Bunun nedeni kadının şifacı yanının düşmanları tarafından kötülük alameti olarak yansıtılması ve engizisyon mahkemesi sonrası gördüğü işkencelerdir. Dadı her şeyi önceden gören ve Antonio’yu yönlendiren önemli bir figürdür.
Deniz
Hiç konuşmayan ama öyküde başlıca rolü oynayan karakter Adriyatik Denizi’dir. Deniz düke o kadar bağlıdır ki ona ihanet edenleri affetmeyerek öldürür. Hoffmann masallarının tipik bir özelliği de mutlu sonla bitmemesidir. Her ne kadar Antonio’nun öldüğü ifadesi masalda geçse de gri pelerinli adamın Antonio olduğu izlenimi yaratılır ve bu son belirsiz bırakılır.
Dük Falieri tablo altındaki şiirde de belirtildiği üzere denize âşıktır. Ancak deniz hırçın, kıskanç ve biraz da dengesiz bir kadına benzemektedir.

Eserin başında dükün kayığını alabora etmek üzere olan deniz, iki âşığın kayığını yutarak yok eder. Adriyatik Denizi’nin gücünü ve öfkesini anlatabilmek için Alkor iki imge kullanır. İlki kâğıttan gemidir. Siyah bir zemin üstünde duran kâğıttan gemi, denizin simgesi mavi eğrilerin ortasındadır. Mavi eğriler kâğıttan gemiyi kuşatacaktır.
Denizi anlatan diğer imge ise kuru kafalı kadın bedenidir. Kadın deniz mavisi bir elbise giymiş, eliyle iç içe girmiş iki çember tutmaktadır. İki âşığı simgeleyen iki çember, âşıkların kaderinin denizin ellerinde olduğuna ve bu kaderin ölümle sonuçlanacağına işaret eder. Geçilmez sınırı anlatan çember sonsuzluğa gönderme yapar.
Mask
İki âşığı Bilge Alkor masklarla ifade eder. Annunziata güzel bir kadın maskıyla simgelenmiştir. Mask, çatlamış toprak dokusuyla verilirken, kırmızı çizgiler ve eğriler Annunziata’nın Antonio’ya duyduğu aşkı anlatır. Antonio’yu simgeleyen mask kırmızı ve turuncu renklerdedir. Gözler ise ışık kırılmasından oluşan renk tayflarından meydana gelmektedir. Kristalden süzülen ışık geçmişin yansımasıdır.
Maskenin yer aldığı bir başka masal Prenses Brambilla’dır. Resimden yola çıkılarak yazılan “Prenses Brambilla”da maske, gizleme ve dönüşüm aracıdır. Gerçek benlik ve temsilî benlik arasına konulan mesafedir.
Prenses Brambilla/Büyülü Elbise
E.T.A. Hoffmann “Prenses Brambilla” öyküsünün çıkış noktası Jacques Callot’un kapriçyolarıdır ve bu masalda karnaval ve maske başlı başına metafordur.
Giacinta adlı terzi kız ve ustası yaşlı terzi, karnaval için bir elbise hazırlamaktadırlar. Elbise o denli görkemlidir ki, bunu ancak bir prensesin giyebileceğini düşünürler. Elbiseye kan ve gaz yağı dökülür. Buna rağmen lekeler kaybolur. Elbiseyi Giacinta giydiğinde prenseslere benzer.

Lekeleri kendi kendine yok eden elbise, Hoffmann’ın bu masalsı öyküsünde gerçek dünyadan fantastik dünyaya geçişte eşiktir. Giglio Fava, yoksul bir tiyatro oyuncusudur ve Giacinta’yı sevmektedir. Prenses Brambilla’yı rüyasında görür ve ona âşık olur. Karnaval havasında geçen öykü boyunca rüyanın peşinden gidecektir.
Hoffmann esinlendiği Jacques Callot’un (1592-1635) aside indirme baskılarında, uzun sıska figürlerle alışılmamış görünümler sergiler. Callot, bu düzenlemelerinde toplumun dışına itilmiş figürler ve insanlığın aptalca davranışlarını sergilemektedir. (Gombrich, 2004: 385).
Öykünün plastik dille ifadesinde Alkor, simge elbiseyi büyük başlı bir askıya takar. Gümüş pırıltıların ortasında kan lekesi gözle görülebilecek denli büyüktür. Elbiseyi giyen kişi elbisenin ruhuna bürünür. Giacinta’yı temsil eden mask, karnaval makyajıyla süslü ve güzeldir. Alnından kaşlarının ortasına doğru sarı bir yıldız sarkmaktadır. Giglio ise her ne kadar kendisini yetenekli bir oyuncu olarak görse de bir soytarıdan fazlası değildir. Oyuncu formunun baş kısmına yapılan soytarı şapkasıyla Alkor bunu anlatır. Kişinin kendisini nasıl gördüğü ve aslında nasıl biri olduğu saydam tuş alanlarıyla ifade edilir. Ayrıca göğüs kafesinden taşan kırmızı neon renkli kalp Giglio’nun hissettiği aşkın büyüklüğünü ve yönlendirici etkisini anlatır.
Hoffmann’ın masalsı öykülerini yorumlarken Alkor, foto-resim tekniğini kullanmıştır. Objelerle koleksiyon kuran Alkor, bunları düzenleyerek fotoğrafladıktan sonra bilgisayara aktarmış ve fotoğraflar üstüne resim yapmıştır. Alkor’a göre Hoffmann fantastik gerçekçiliğin en yüksek noktasıdır.
Göz –Simya– Kum Adam
Tekinsizlik bağlamında ele alınan bir diğer öykü ise “Kum Adam”dır. 1817’de yayımlanan Nachtstücke adlı kitapta yer alan öykü, çocukluk günlerinde yaşanan bir travmanın yetişkinlik döneminde hortlamasıdır. Nathaniel karakteri, Freud’a göre küçükken yaşadığı iğdiş edilme korkusunu, büyüdüğünde gördüğü tekinsiz imgelerle yeniden biçimlendirir.
“Kum Adam” simya deneylerinin yapıldığı bir evde yanlış maddelerin karıştırılması sonucu yaşanan patlamayla babasını kaybeden bir çocuğun peşini bırakmayan bir canavarın öyküsüdür.
Eskilerin uydurduğu kum adam gece uyumak istemeyen çocukları korkutmak için söylenegelen bir masaldır. Kum adam gözlere kum atar ve sonrasında çocukların öyle uykusu gelir ki gözlerini açamazlar. Kimi efsanelere göre kum adam, uyumak istemeyen çocukların gözlerini toplar. Bu korkuyla çocuklar gözlerini sıkı sıkı yumarlar.
Nathanel’in babasıyla deney yapan adamın adı Coppelius’tur ve Coppelius, Nathanel’e göre kum adamın kendisidir.
Düşsel olmayan, nefret edilesi bir canavardı ve adımını attığı her yere mutsuzluk ve yalnızca bir süreliğine değil sonsuza dek yıkım getiriyordu. (Hoffmann, 2021:104)
Baba öldükten sonra yıllar hızla geçer. Nathanel üniversite eğitimini aldığı sırada Coppelius bu defa barometre, gözlük, dürbün satıcısı biçiminde karşısına çıkacaktır. Şaşkınlığını dile getirdiği mektubu arkadaşına gönderir ancak mektup sevgilisi Klara’nın eline geçer. Klara ise kum adam diye bir şeyin olmadığını, babasının ölümüne neden olan şeyin bir canavar değil de simya deneyleri olduğunu söyler.
Benliğimizin yarattığı bir hayalettir bu ve bizimle olan yakın ilişkisi ve zihnimizde yarattığı derin etkiyle bizi ya cehenneme ya da cennete yükseltir. (Hoffmann, 2021: 111)
Nathanel ise Klara’dan farklı düşünmektedir. Ona göre yaşam düşlerden ve önsezilerden oluşmaktadır.
Nathanel ders aldığı Profesör Spalanzi’nin kızı Olympia’ya âşık olur. Tam onunla evlenmek üzereyken profesör ve Coppelius’un kavgalarına tanık olur.
Coppellius benim en iyi otomatımı çaldı –yirmi yıllık emek– ona hayatımı verdim. Çark işi – dil – yürüme – tümü benim – gözler… (Hoffmann, 2021:133)
Bu olay akademi çevresinde yayılır. Nathanel yaşadıklarına inanamaz. Profesör insan toplumunu kandırarak aralarına otomat sokmaktan yargılanmamak için ortadan kaybolur. Aradan zaman geçer, Nathanel tüm yaşadıklarını unutmuş gibidir. Klara’ya dönmüştür ve evlilik hazırlığı yapmaktadırlar. Bir gezinti bitiminde, yaşadıkları yere tepeden bakabilmek için belediye kulesine çıkarlar. İşte tam o anda Nathanel, gözüne Cappola’dan aldığı dürbünü tutar ve gördükleri / gördüğünü sandıkları karşısında çıldırır. “Dön tahta bebekçik” diyerek Klara’yı aşağıya atmaya çalışır. Klara, abisinin yetişmesiyle kurtulur. Nathanel kendisini aşağı atarak ölür.
Kum Adam, Coppellius, Cappola aşkı öldüren kişidir. Bu öykü 19. yüzyılda yapılan simya ve otomat deneylerinin örneklerini yansıtır.
İngiliz şair Geoffrey Chaucer’in simyayla ilgili şiiri, bu işe ne kadar çok kişinin kendisini kaptırdığını ve yapılan eylemlerden zarar görüldüğünü anlatır:
Sözlerime kulak
Verin ve uzak durun simyadan fersah fersah uzak
Anlamıyorsanız nedir filozofların dediklerinin anlamı
Yok ama dünyanın en aptal adamı
Seçilmek isterseniz devam edin körü körüne
Kimse eremez çünkü bu işin sırrına (Öndin, 2017: 19)
Belki de sözü edilen kötü simyacılardır. Bunlar demonların hâkimiyetine izin verenlerdir. Her maddede dört element vardır (hava, su, ateş, toprak). Simyacı bu oranları değiştirerek altın üretebileceğini savunur ve deneylerini bunun için yapar.
Güzel Klara, Alkor’un çizgilerinde aynı formda farklı renklerde yansıtılır. Nathanel’in duyduğu aşk, kırmızı güllerle resimde yer alır. Zamanla Nathanel Olympia adlı bir otomata âşık olacak, dahası Kum Adam efsanesinin gerçekliğine inanacaktır. Akli dengesi gelip giden Nathanel, geçmişte yaşadığı travmayı atlatamamış, psikolojisinde yaşadığı tahribat artarak kendisini ele geçirmiştir.
Otomat
Bilge Alkor, Olympia’yı başlangıçta formunun bütünlüğünü koruyarak ele almıştır. Olympia’nın kurmalı bir bebek olduğunu, arkasındaki çevirme kilidiyle anlatmıştır. Başı aynı kalsa da bedeni tüm aksesuarları ile yansıtılmıştır. Kusursuz bir yüz ve çıkartılan kusursuz gözler deforme edilmiş beden algısını simgeler. Olympia’nın gözleri Coppolla’da kalır. Tıpkı Kum Adam efsanesinde olduğu gibi Kum Adam, yaramaz çocukların gözlerini toplayan bir canavardır.

Coppelius ya da diğer adıyla Coppola’nın ruh hâlini, çirkinliğini Alkor fiziksel deformasyonla yansıtmıştır. Coppola, gözlük ve büyüteç satmaktadır. Canavarlar dünyasındayken çocukların gözlerini toplayan bu yaratık, insanlar dünyasında eski işine yakın bir iş yapmaktadır: gözlük ve dürbün satıcılığı…
Profesör Spalanzani’nin yüzü Afrika masklarını andırır. Maskın yüzündeki çentikler ve çizgiler yaşanmışlığı anlatırken, profesörün “kızım” diye tanıttığı otomat kendisine benzemektedir. Nathanel ise gözlerinin içi boş bir form olarak bırakılmış kukladan başka bir şey değildir. Hipnotize edilmiş, geçmişin izleriyle dopdoludur. Gözlerin varlığı da yokluğu da ruhsal olana gönderme taşır. Kukla kendi iradesiyle davranamayan ve başka güçlerin etkisi altında olandır.
Yılan – Mürver Ağacı
1814’te yayımlanan “Altın Saksı” öyküsü yazarın ifadesiyle “zamanımızda geçen bir peri masalı”dır. On iki gece nöbetinden oluşan her bölüm, Anselmus adlı karakterin adım adım cinnete gidişini anlatır. Yazarın bir öykü karakteri olarak araya girmesi, Anselmus ile Hoffmann arasında özdeşleşmeyi sağlar. Günlük yaşamın sığlığı ile gerçeküstünün büyülü uçuculuğu arasında gezinir Hoffmann’ın karakterleri.
Öğrenci Anselmus, aceleyle yolda yürürken çörek ve elma satan yaşlı bir kadınla çarpışır. Kadından özür dilemeye çalışırken kadın Anselmus’un tüm parasını alır ve bununla yetinmeyerek bir kehanette bulunur:
Kaç bakalım, tabanları yağla, seni gidi şeytanın çocuğu –yakında cama gireceksin– camın içine. (Hoffmann, 202:31)
Yaşlı kadının kehaneti öykünün sonunda gerçekleşecektir. Bir anda güzel bir gün geçirmesine yarayacak tüm parasını kaybeden Anselmus mürver ağacının altına oturarak sakarlığına söylenir. Tam bu sırada kristal sesleri eşliğinde üç yeşil yılan Anselmus’un yanına iner. Anselmus bu yılanlardan birine âşık olur. Aynı dönemde rektör yardımcısının kızı Veronika Anselmus’a âşık olmuştur. Onun yılanlar ve kristal sesleriyle ilgili anlattığı saçma masallar, deli olduğunu düşündürür.

Yılanların babasının adı Lindhorst’tur. Bir arşiv memuru olan Lindhorst aslında bir kertenkeledir ve yılanların babasıdır. Anselmus arşiv memurunun yanında işe başlar. Böylece onun en küçük kızı Serpentina ile yakınlaşabilecektir. Arşiv memuru, Anselmus’u kızıyla evlendirmek ister. Veronika tüm bunlara karşı çıksa da engel olabilecek güçte değildir. Anselmus Serpentina ile evlenir. Serpentina’nın çeyizi ise içinde beyaz zambak açan altın saksıdır. Beyaz zambak ve altın çanak Bilge Alkor’un çalışmasında bir arada verilmiştir. Zambak bazen bekâretle bazen de erotizmle ilişkilendirilir. Saflık simgesidir. Altın bir çanakta yetişen zambak çevresine gökkuşağı ışığını yansıtır.
Bilge Alkor Lindhorst’u paslı ve üzgün bir maskla ifade eder. Pas ve kir onun mesleğine gönderme yapar. Lindhorst’un kökü olduğunu iddia ettiği kertenkeleler ise pırlantalar ve değerli taşlarla bezeli yansıtılmıştır. Serpentina ise bazen kadın başlı bir yılan bazen de yeşil neon rengiyle uzun kirpikleri gökkuşağı rengiyle insanüstü bir varlık olarak yansıtılır.
Ayın tezahürü olarak görünen yılan yaşam ağacının koruyucusu olarak ele alınır.
Yılan ayın tezahürüdür, deri değiştirir ve yeniden canlanır; ölümsüzdür, doğurganlık ve bilim dağıtan bir güçtür. Kutsal kaynakları, yaşam ağacını ve Gençlik Çeşmesi’ni koruyan odur. Ama erkeğin elinden ölümsüzlüğü almış olan da odur. (Beauvoir, 2021: 187)
Yazar, Anselmus’u, eserin sonunda yükünü üzerinden atabilen mutlu insan olarak tanımlar.
Cinnetin son hâli ya da farklı bir dünyanın keşfidir bu. Günlük hayatın angaryalarının dışında bambaşka ve renkli bir boyuttur. Günlük yaşam travmatiktir. Geçim derdi, sevgisizlik, sıradanlık tüm gücüyle insanları kuşatır.
Eserin başında da günlük yaşamın sıradanlığı eleştirilir. Fantastik evren ister simyayla isterse delilikle ilişkisi olsun farklılık doğurur. Anselmus’un varoluş sıkıntısı aslında insanlığın ortak yazgısıdır.
Mürver Ağacı
Mürver ağacı, Anselmus’un hayalleri ilk kez gördüğü mekân/bağlam olmanın yanı sıra geçmişten bugüne büyücülük ve kötü güçlerle eşleştirilmiştir. Mürver ağacının içi çok çabuk boşalır ve içinde kötü ruhların yaşadığına inanılır. Bu nedenle mürver ağacının dalı kopartılmaz. Eğer kopartılırsa kötü ruhların etrafa saçılacağı ve kötülüklerin yaygınlaşacağı inancı hâkimdir.

Bilge Alkor “Altın Saksı” masalı için yaptığı çalışmada mürver ağacı ile Anselmus’u yan yana getirmiştir. Ağacın köklerinin bağlı olduğu toprağın yüzeyi mor çiçeklerle kaplanmıştır. Yapraksız ağacın gövdesi griden siyaha dönen renk alanıyla yansıtılmıştır. İki mürver ağacının ortasında Anselmus yeşil giysili ahşap bir kukla formundadır.
Hekate’nin simgesi mürver ağacı laneti ve mahkûm edilmişliği anlatır. İçinde kötü ruhların yaşadığına inanılan mürver ağacının altında uyunmaması gerektiği ise bir başka rivayettir. Efsaneye göre bu ağacın altında uyuyanlar korkunç rüyalar görür hatta çıldırır. Mürver ağacından yapılan flütün ölülerle iletişim kurmaya yaradığı söylenegelen efsaneler arasındadır. Sihirli değnek yapmak için de en uygun malzemenin mürver ağacı olduğu söylenir.
Mürver ağacının altında uyuyakalan Anselmus, elmacı kadının kehanetini yaşar. Bu kehanete göre Anselmus bir cam şişenin içine hapsolacaktır. Bilge Alkor, Anselmus’u cam şişenin içinde kukla olarak gösterir. Anselmus’u anlatmak için Bilge Alkor’un kukla seçmesi ise Anselmus karakterinin kendi iradesi dışında ve başka güçlerin etkisi altında davranıyor olmasındadır.
Elmacı Kadın
Dadı, bilici, elmacı kadın Hoffmann’ın masalsı öykülerinde önemli bir metafordur. Yazarın metaforlarının geçmişle ilişkisi, bugüne dair ipuçları taşır. Söz gelimi Antik Yunan mitolojisinde, davet edilmediği bir buluşmaya gelerek elmayı davetlilerin arasında fırlatan İris, bunu en güzel kadın için getirdiğini söyler. Elma, sonuçları Truva Savaşına kadar uzanacak bir kaosun başlangıcıdır. Kutsal Kitap’ta Tanrı buyruğunu çiğnemek ve maddi hazzın simgesi olan elma, masallarda kandırıcı rol üstlenir. Pamuk Prenses’e verilen zehirli ancak muhteşem görünümlü elma, prensesin uzun bir uykuya dalmasına neden olacaktır.
Hoffmann masalında ise elmacı kadının elmalarının yere saçılması felaketin başlangıcını işaret eder. “Altın Saksı” masalının ilerleyen bölümlerinde elmacı kadının yalnızca elmacı kadın olmadığı, bir cadı olduğu, kılıktan kılığa girdiği ortaya çıkar. İyilik amacıyla güçlerini kullanan bu cadıyı Bilge Alkor altın yaldızlı bir maskla anlatır. Kristalden kırılan ışık alanları maskın yüzünde dolaşır. Maske, elma ve çörekle yan yana getirilerek kadının görünürde ne yaptığı anlatılırken bu işi paravan olarak kullandığı da maske ile ifade edilir. Kendisini kapı tokmağına da dönüştürebilen bilici kadını Alkor, bu hâliyle de yansıtmıştır.
Rektör yardımcısının kızı Veronica, Anselmus’a âşıktır. Güzelliği ve süsüyle bir taş bebeğe benzemektedir. Veronica’nın dadısı olan cadı, genç kadının iyiliğini düşünmektedir. Cadı, Hoffmann’ın “Doge ve Dogaressa” öyküsündeki dadı gibi, tanınmayacak bir hâldedir. Dadılar büyüttükleri çocukları tanırlar ancak çocuklar dadıları tanımaz. İki masalda da dadılar bilicidir ve bu nedenle toplum dışına itilmişlerdir. “Doge ve Dogaressa” öyküsünde dadı bilici olduğu için cadılık suçundan engizisyonda yargılanmış ve derisi yüzülmüş, “Altın Çanak” öyküsündeyse cadı, sosyal izolasyonla çevreden dışlanmıştır.
Cinayet
“Matmazel Scuderi”, cürümlerin arenası Paris’te 17. yüzyılda geçen bir cinayet öyküsüdür. Kahramanlık romanları yazan Matmazel Scuderi’nin başına gelen ilginç olaylar bütünü öykü kurgusunu oluşturur. Olay bir gece yarısı Matmazel Scuderi’nin evine gizemli bir adamın gelerek mahfaza içinde bir kutu mücevheri bırakmasıyla başlar. Öykünün sonunda Matmazel Scuderi, suçsuz bir insanı aklar, cinayet perdesini aralayarak gerçek katili bulur. Öyküsünü yazdığı bir metnin kahramanı olur.
17. yüzyılın kriminal ortamı bilimsel çalışmalarla birlikte çözülmesi zor cinayetlere sahne olmuştur. Kimya ve simya deneylerindeki artış ile suçların sayısındaki artış eş zamanlıdır. Simya deneyleri sırasında rastlantı eseri bir zehir bulunmuştur. Bu zehir öyle güçlüdür ki hiç iz bırakmadan öldürür. Kokusuz ve tatsız zehri bulan Exili adlı İtalyan kimyager, tarifi hapisteyken bir yüzbaşıya öğretir. Hapisten çıkar çıkmaz tüm düşmanlarını bu zehri kullanarak öldüren yüzbaşı, karışımı yaptığı sırada yanlışlıkla zehri solumasıyla ölür. Bu ölüm tarzı yayılır. Herkes birbirinden kuşku duymaktadır.
Cinayet, görünmeyen sinsi bir hayalet gibi, her yere, ancak akrabalık-aşk-dostluk ilişkileriyle oluşabilen en dar çevrelere dahi sokulup çok kesin ve çok hızlı biçimde bahtsız kurbanları kapmaktaydı.” (Hoffmann, 2004: 22)
Exili’nin son öğrencisi ölüp de zehri sattığı kişilerin listesi polisin eline geçince zehir cinayetleri son bulur. Ancak bu defa da mücevher hırsızlığı Paris’e dehşet saçmaktadır. Mücevher hırsızı kurbanını kalbinden hançerler. Hırsız gölgenin duvarın içine girerek kaybolabildiği, aniden yerden bitebildiği gibi şehir efsaneleri türemiştir. Ayrıca çalınan mücevherlerin hepsi Paris’in en ünlü kuyumcusu Renè Cardillac’a aittir. Cinayetlerin konuşulduğu bir ortamda Matmazel Scuderi: “Hırsızlardan korkan bir âşık, aşka layık değildir.” (Hoffmann, 2004: 34) demiş, bu söz hırsızın kulağına gitmiş ve Matmazel Scuderi’ye bir kutu mücevherle birlikte teşekkür yazısı göndermiştir.
Cinayetler sürerken günün birinde kuyumcu Renè Cardillac öldürülür. Zanlı ise Cardillac’ın kalfası Oliver’dır. Mücevher cinayetleri böylelikle son bulur. Ancak durum hiç de göründüğü gibi değildir. Oliver hikâyesini yalnızca Matmazel Scuderi’ye anlatacağını söyler. Böylelikle Oliver’ın annesinin, Matmazel Scuderi’nin manevi kızı olduğu ortaya çıkar.
Oliver, kuyumcu Renè Cardillac’ın yanında çalışmaya başladıktan sonra, onun kızı Madelon’a ilgi duyar. Bunu hisseden Cardillac Oliver’ı evden kovar. Ne yapacağını bilemez hâlde evin civarında dolaşan Oliver, gizemli bir kapıdan bir gölgenin süzüldüğünü fark eder. Gölgenin peşine düşer. Gölgenin Cardillac olduğuna ve Cardillac’ın işlediği cinayete Oliver tanık olur. Görgü tanığını yeniden eve alan Cardillac ile Oliver arasında gerilimli bir ilişki başlar. Renè Cardillac yaptığı mücevherleri geri aldığında ruhunda bir dinginlik hissettiğini söylemektedir. Cardillac’ı öldüren ise onun saldırdığı müşterilerinden birisidir.
Bilge Alkor’un “Matmazel Scuderi” yorumunda, üstüne kan bulaşan değerli mücevherlerle kuru kafa formunda pendantlar bir aradadır. Kuru kafa özellikle Orta Çağ’da veba salgını nedeniyle kitlesel ölümlerin yaşandığı dönemde resim ve heykel sanatında sıkça kullanılan metafordur. Ars Moriendi (İyi Ölme Sanatı), Memento Mori (Ölümlü Olduğunu Hatırla) demenin bir başka yoludur. Mücevherin kuru kafa formunda ifadesi ise dünyevi zenginliğin ölümle son bulacağına, tek gerçeğin ölüm olduğuna gönderme yapar. Ölüm-yaşam / değerli- değersiz diyalektiğinin bir arada bulunduğu resimlerde tüm ışıltısına rağmen mücevherler ölümü hatırlatır. Öyküyü sıra dışı bir hâle dönüştüren ise katilin kuyumcu olmasıdır. En son kuşku duyulacak kişi hem hırsız hem de katildir.

Bilge Alkor, Oliver’ı boynunda zincirle resimlemiştir. Zincirin ucunda kuru kafa formunda pırlanta bir pendant sallanmaktadır. Oliver’ın mesleğinin yazgısını belirleyeceğini bu simgelerle ifade etmiştir Alkor. Ayrıca kuyumcu kurbanlarını kalbinden hançerlemektedir. Kalp ve hançer metaforları Bilge Alkor’un çalışmalarında da yer alır. Kırmızı alan kanı simgeler. Hem yaşam hem de ölüm anlamlarına gelen kan kutsaldır. (Beauvoir, 2021:187) Hançeri tutan figürün yüzü ise karanlık ve belirsizdir. Dolayısıyla Alkor, cinayetlerin peş peşe işlendiği ve failin bulunamadığı zamana da gönderme yapmaktadır.
SONUÇ
Gerçeklik ve düş arasındaki fark Hoffmann masallarında vurgulanır. Düşler renklidir, ışıltılıdır, birbirini tamamlarken iç içe girer. Nerede başlayıp nerede bittiği belirsizdir ve belirsizlik güzeldir. Temel ilke okuru tereddüde düşürmektir. Kuşkulu gerilim okuru kuşatır.
Hoffmann masalları Offenbach tarafından bestelenmiştir. Ayrıca Hoffmann besteci, müzik eleştirmeni, yazar, çizer ve karikatüristtir.
Gotik, tekinsizlik, otomat, simya gibi kavramlar çevresinde irdelenen öykülerin aslında tek bir varoluş nedeni olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Öykülerin varoluş nedeni hayatın sıkıcılığını, tekdüzeliğini, yavanlığını kırma isteğidir. Hoffmann bunu besteleri, çizimleri ve öyküleri ile yaparken gerçek ve düş arasındaki eşiği görünür kılar ve gerçeküstünün mizahi yanını vurgular. Düşler, gerçek dünyanın aksine gerçeklerden çok daha sıcak, renkli, neşeli ve güvenilirdir. Gerçek yaşamın sıkıcılığı akademi çevresindeki karakterlerle verilir. “Kum Adam”da Profesör Spalanzi; “Altın Saksı”da rektör yardımcısı bu işlevdedir. Öyküde ses, resim dilinde renklere dönüşür. Söz gelimi “Altın Saksı” öyküsündeki kristal sesi, Bilge Alkor’un resminde renk tayfıyla verilir. Ses renge dönüşerek nesneleşir.
İnci Aydın
Roman Kahramanları Dergisi, sayı-52, s. 153.
Kaynakça
Alkor, B. (2022). Hoffmann’ın Masalları. İstanbul: Bilge Alkor Sanat Koleksiyonu Yayınları.
Beauvoir, S. (2021) İkinci Cinsiyet – Olgular Efsaneler. (Çev. G. Acar Savran). İstanbul: KÜY.
Freud, S. (1999). Sanat ve Edebiyat, “Tekinsiz”. (Çev. E. Kapkın ve A. Tekşen Kapkın). İstanbul: Payel Yayınevi.
Gombrich, E.H. (2004). Sanatın Öyküsü. (Çev. B. Cömert). İstanbul: Remzi Kitabevi.
Hoffmann, E. (2021). Kum Adam -Seçme Masallar-. (Çev. İ. Kantemir). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
Hoffmann, E. (2004). Matmazel Scuderi. (Çev. E. N. Erendor). İstanbul: Say Yayınları.
Öndin, N. (2017). Rönesans ve Simya. İstanbul: Hayalperest Yayınları.

























