Nurullah Ataç, “Düşe Çağrı” yazısında gerçekçi edebiyatı sevdiğini söyler hatta “bir hikâyede, bir romanda anlatılanların gerçekte olanlara benzememesi”ni büyük bir suç kabul eder.
Sabahattin Kudret “Hikâye sadece okura yaşanmış etkisi versin yeter.” diyerek hikâyede gerçeklik hissinin önemini vurgular. Kalemini çok sevdiğim Şule Gürbüz’se “Öyle miymiş?” hikâyesinde “Benim daha önce okuduğum kitaplardaki her hayat balonda da geçse, denizaltında da… neden bana tuhaf değil hep yakın ve güzel, ulaşılacak bir hedef gibi görünürdü de Gorki’nin çocukluğu evde, caddede, sokakta bu kadar anlaşılmazdı?” değinisiyle bir okur açısından metin gerçekliğinin hayat gerçekliğinin önüne geçeceğini iddia eder. Örnekler arttırılabilir. Tüm bu düşüncelerin bizi ulaştıracağı yer şurası olacaktır: Kurgu bile olsa bir metnin gerçeklikle benzerliği okurda güvenilirlik hissini pekiştirir.
Ben de okuduklarımda gerçekliği arayanlardanım. Ama bu konuda iki şartım var: ilki dürüstlük. Olanın olduğu gibi gösterilmediğini, metin dışı niyet ve beklentiler yüzünden gerçeğe uygun kimi ayrıntıların törpülendiğini hissettiğim metinlerle bağ kurmakta zorlanıyorum. Elbette dönem koşulları gereği yazarın birtakım endişeleri vardır, bu yüzden bazı şeyleri anlatamamıştır; ona itirazım yok. Öte yandan ödül beklentileri, birilerine şirin görünme gibi gayeler varsa işin içinde, orada kalemin dürüstlüğüne halel geldiğini düşünürüm. Bir diğer şartımsa metnin güdümlü gerçeklikle yazılmamış olması… Benzerini toplumsal gerçekçi romanlarda da gördüğümüz bu tür gerçeklikle, bakış açısı belli bir ideolojiye göre şekillendiğinden sadece görülmek istenen anlatılır.[1] Oysa asıl olan, güdümsüz gerçekliktir. Yazar, edebiyatın kendine has estetik gereklilikleri ve insan olmanın sorumluluğu dışında başka bir düşüncenin güdümüne kalemini alet etmemelidir.[2]
Yazının devamında büyülü gerçekçi bir romana –Ben Okri’nin Aç Yol romanına– dair düşüncelerimi ifade edeceğim bilindiğinde, girişte, hayatla uyumlu gerçekliğe övgüler düzmem tuhaf karşılanabilir. Öyle kabul edilmesin. Büyülü gerçekçi bir roman hakkındaki düşüncelerin aslında büyülü gerçekliğe mesafeli birisi tarafından yazıldığını baştan söylemenin de bir tür dürüstlük gerekliliği olduğu kanaatindeyim. Hâliyle tespitlerimin daha ziyade metnin gerçekçi yönüyle ilgili olacağının bilinmesini isterim.
Bazı romanlarla bağ kurmak zor oluyor. Anlatılanları hakkıyla anlamak ve içselleştirmek için dilsel iletişimin sağlanmış olması bile yetersiz kalıyor. Özellikle de hiç aşinalığın bulunmadığı toplumları konu edinen romanlar. Metin dışı birtakım bilgiler kadar kültürel algılamalara yatkınlık da gerekiyor. Ben Okri’nin Booker Ödüllü Aç Yol romanı, benim bağ kurmakta zorlandığım romanlardan oldu. Bunda elbette öteden beri pek de sevemediğim büyülü gerçekliğin etkisi büyük. Ama asıl mesele, Nijerya’daki yerel kabileler arasında yaygın bir inanış olan abikunun bizim toplumumuzda bir karşılığının olmaması. Ana karakterin kimi seçimlerinin ve diğer karakterlerin ona yönelik tavırlarının kökeninde yatan sebepleri romanın son çeyreğinde ancak anlamaya başlamak, o son çeyreğe kadar romanla aradaki mesafenin bir türlü aşılamamasına sebep oluyor.

Achebe sert gerçekçi bir yazar. Onda, anlattığı insanların algılarına dışarıdan bir müdahale neredeyse yok. Okri ise büyülü gerçeklik akım yolunu benimsemiş. Onda, acı ve yoksul bir hayatın hikâyesi, hayal ve sanrılarla iç içe geçiyor. Edebî yeterlilik yönünden kıyas yapıp birini diğerinden üstün tutma niyetim yok. Aksine, bambaşka tarzda yazıyor olmalarına –ve büyülü gerçeklik akımına kişisel mesafeme– karşın her iki yazarın da edebî niteliğe bağlı kalmalarını değerli buluyorum. Ve öz benliğine sahip çıkan edebiyatı yüceltme yanlısı da sayılmam. Benim açımdan bir yazarı değerli kılan başlıca husus, hangi benliğe sahip olursa olsun; yapaylığa düşmeden, samimiyeti kaybetmeden, edebiyatın gerçekliğine ihanet etmeden ve de en önemlisi birilerine şirin görünme çabasına girmeden hikâyesini anlatıyor oluşu. Yoksa Tahar Ben Jelloun gibi cenaze namazına secde ekleyip gerideki cemaate cinsel fanteziler kurdurduktan sonra nitelikli yazmışsın yahut bir benlik iddiasına girişmişsin ne fark eder… Bu anlamda Achebe, benim hem okur hem yazar olarak takdirimi sonuna dek hak ediyor. İngiliz sömürgesi ve misyonerlik etkisi yüzünden Hristiyanlaştırılmış siyahi bir babanın oğlu olmasına, İngiltere’de edebiyat eğitimi almasına karşın kendi insanlarının hikâyesini tarafsız bir gözle, oldukları hâliyle anlatma çabası içerisinde. Edebiyatı güdümlü harici fikirlere alet etmemesi de ona edebî dürüstlük payesi kazandırıyor. Okri konusundaysa kafam biraz karışık. Ama önce Aç Yol’a değinmek istiyorum.
Orijinal ismi The Famished Road olan ve 1991’de yayımlanan Aç Yol; yazarını uluslararası üne kavuşturmuş, büyülü gerçeklik akımının önde gelen örnekleri arasına girmiş bir roman. Roman, ismini annenin Azaro’ya anlattığı bir hikâyeden alıyor. Efsaneye göre yola çıkanları yiyen aç bir canavar var. Ondan kurtulmak için de yola adak bırakmak gerekiyor.[3] Kurguda İngilizler ortalıkta görünmediğine ve bir seçim hazırlığından söz edildiğine göre kurgu zamanı 1960’lı yıllar olmalı. Ki elektriğin getirilmesi, teypten gelen müziğe insanların şaşırması, yol yapılması gibi gelişmeler de bağımsız Nijerya’nın ilk yıllarına denk gelen 1960’larla uyuşur. Mekânsa ismi verilmemiş büyük bir şehrin yakınlarındaki yoksul mahalleden ibaret. Tabii kahramanımızın düşsel yolculuğuyla bambaşka boyutlardaki mekânların da işin içine girdiğini söylemek gerek.
Aç Yol, anlatıcısı çocuk olan romanlardan. Kahramanımız Azaro küçük bir çocuk. Yoksul anne babasıyla birlikte, kendileri gibi yoksulların bulunduğu sitede kiralık bir barakada yaşıyorlar. Kavgaların eksik olmadığı, insanların karınlarını güç bela doyurduğu, komşuların birbirlerine genellikle acımasız ve anlayışsız davrandığı bir mahalle burası. Bir taraftan yol yapılıyor, yakınlardaki ormandan ağaçlar kesiliyor; bir taraftan seçime hazırlanılıyor, Zenginler Partisi’yle Yoksullar Partisi’nin çatışması sürüyor. Azaro’nun annesi pazarda tüm gün bir şeyler satmaya çalışıyor, babasıysa çok ağır yükler taşımasına rağmen doğru dürüst para kazanmıyor. Okur, tüm bunları çocuk anlatıcının gözlemleyebildiği ve algılayabildiği oranda anlıyor. Ve Azaro, gerçekle düşselin iç içe olduğu bir dünyada yaşıyor. Azaro günlerini sıkılarak geçiren yalnız bir çocuk. Sitedeki çocuklarla oynamıyor, romanın son çeyreğine kadar da bir başka çocukla arkadaşlık kurmuyor. Site sakinlerinin ona yaklaşımının farklı olduğu hissettiriliyor. Örneğin sitede bar işleten ve görece zengin birisi olan Madam Koto, uğur getirip müşterilerini arttırdığı düşüncesiyle Azaro’nun barına gelmesini istiyor; palmiye şarabı, çorba, bazen para vererek onu ödüllendiriyor.
Azaro bir peri çocuk. Bu tür çocuklar dünyaya gelir gelmez ölmek istiyorlar. Şayet dünyada kalmayı tercih edecek olurlarsa diğer periler başka kılıklarla karşılarına çıkıp korkutarak, kaçırarak, ateşli hastalıklar bulaştırarak onları rahatsız ediyorlar; bir an önce ölmeyi seçmelerini, perilerin dünyasına geri dönmelerini istiyorlar. İşte Aç Yol’da kurgunun büyülü gerçekçi tarafını Azaro’nun çocuk gerçekçiliği oluşturuyor. Okur, Azaro’nun rehberliğinde ansızın bir cüceyle, mavi sineklerle, canavara dönüşen devasa ağaçla karşılaşabiliyor.
Aslında Okri’nin böylesi bir tercihte bulunması sadece şahsi yaratıcılığından kaynaklanmıyor. Ölmek için doğmuş çocuklar, Nijerya’nın yerel kabileleri arasında oldukça yaygın bir inanç. Bu tür çocuklara abiku deniliyor.[4] Elbette böyle bir inancın gerisinde Nijerya’daki çocuk ölümlerinin sıklığı geliyor. Hatta abiku kabul edilen çocuklarda görülen halüsinatif hâllerin kan bozukluğu kaynaklı bir hastalık olabileceği düşüncesi var.
Azaro, çevresi tarafından da abiku kabul ediliyor. Arada bir ateşlenmesi, kaybolması, olağanüstü görüntülerden söz etmesi, kaçması; başta bar işletmecisi Madam Koto olmak üzere diğer bireylerin farkında oldukları ve kısmen anlayışla karşıladıkları durumlar. Romanın “Beşinci Kitap” bölümünde de abiku olduğu doğrudan zikrediliyor: Azaro, perileri kovmak isterken kör büyücünün camlarını kırınca evlerine gelen adamlardan biri “Gel buraya, seni abiku çocuk, seni inatçı peri-çocuk.” diyor. Babası da onu kemeriyle döverken “İnatçı çocuksun sen, ben de inatçı bir babayım. Periler dünyasına gitmek istersen git! Ama burada kalacaksan iyi bir evlat ol!” diye bağırıyor.
Burada şunu sormak gerekir sanırım: Şayet abiku çocuklar, genel olarak halüsinatif hâller gösteriyorlarsa ya da çevresindekilerin bu yönde kanaatleri sonucu böylesi bir hayal dünyasına yönlendiriliyorlarsa Aç Yol’u ne derece büyülü gerçekçi bir roman saymak gerekir? Sonuçta bir çocuğun algılama biçiminde hayale yatkınlık ve mübalağanın olması ve ana karakteri çocuk olan bir romanda bu tür olağandışı tasavvurlarla karşılaşılması doğal bir durumdur. Hâliyle Aç Yol’daki gizemli yan, büyülü gerçeklik etkisinden ziyade çocuk ana karakterin yazara sunduğu imkânlardan kaynaklanıyor olabilir. Ama öyle değil. Okri, kurguyu abiku çocukların gerçekliğine inanılacak şekilde oluşturmuş. Azaro’nun çocuk gerçekliği aynı zamanda kurgunun gerçekliğini oluşturuyor. Boksör olmaya merak salan babanın dövüştüğü kişilerden birinin yıllar önce ölmüş ünlü bir boksör olması ve babanın bu kavgada ciddi yaralar alması da kurgunun büyülü tarafının Azaro’nun hayal ve tasavvurlarından ibaret olmadığını örnekleyen ayrıntılar arasında.
Aç Yol, Azaro’nun –gerçekle olağandışının iç içe geçtiği– tanıklıkları yanında toplumsal bir değişimi de ele alıyor. Özellikle de Zenginler Partisi fedailerinin baskıları, demokrasiye geçmeye hazırlanan bir toplumda yaşananları gösteriyor. Bozuk un dağıttıkları için site halkının parti minibüsünü yakması, Azaro’nun annesinin kendilerine oy vermeyecekleri iddiasıyla fedailerce dövülmesi, işledikleri suçların fotoğrafını çektiği için fotoğrafçının baskıya uğrayıp kaçak duruma gelmesi gibi olumsuzluklar, toplumsal değişimdeki politik etkilerden kaynaklanıyor. Diğer yandan sitenin kalabalıklaşmasıyla Madam Koto’nun zenginleşmesi, barında fahişeleri çalıştırmaya başlaması, Zenginler Partisi’yle işbirliği yapması da politikayı çıkarları için kullananları örnekliyor.
Merkeze çocuğun yerleştirildiği, yetişkinlere yönelik romanların oldukça ciddi meselelere değinmeleri, birtakım sosyolojik tespitlere ulaşmaları ilginç. Beyaz Gemi, Bülbülü Öldürmek, Aç Yol, Şeker Portakalı, Boyalı Kuş… Bunlar benim aklıma gelenler. Taşradaki bir çocuğun yalnızlığını Beyaz Gemi kadar insanın ümüğünü acıta acıta hangi eser verebilir? Bülbülü Öldürmek’in sevimli yumurcağı Scout’un anlatımında yargılanan yargı sistemi ve toplumsal ayrışma, adalet özlemimizi tazelemez mi? Şeker Portakalı’nın küfürbaz Zeze’si, yaşı gereği çok değinememiş olsa da zengin-yoksul tezadı konusunda içimizde uyanan isyanın tercümanlığına soyunmaz mı? Bir şiddet pornografisi sınırlarında gezinmesine ve güdümlü yazıldığı kuşkusu uyandırmasına rağmen Boyalı Kuş’u okurken İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki insan vahşetine içerden tanıklık edebilme imkânı bulmaz mıyız? İsmini andığım romanlar tüm bunları fazlasıyla yerine getiriyor. Üstüne, küçük bir çocukla ve belki de kendi çocukluğumuzla kolaylıkla kurabildiğimiz bağ sayesinde hüzünle karışık bir zevkle okunuyorlar. Aç Yol’da da toplumsal bir değişim açıkça görülüyor. Politik çekişmeler, halka indiğinde kavgaya dönüşüyor. Ancak İngiliz sömürgesinden kurtulup yeni bağımsızlığını kazanmış bir toplumu anlatan böyle bir romanda İngilizlere hiç değinilmemiş olması, sadece birkaç yerde göstermelik “beyaz adam” eleştirisi yapılması, sosyolojik eleştiri anlamında Aç Yol’un eksik kaldığı bir yön. Hatta yazarın İngiltere’de yaşadığı bilindiğinde, bunun “eksik yön” sınırlamasının ötesinde niyetler taşıdığı kuşkusunu uyandırmıyor değil. Sanki Booker Ödülü verilecek Aç Yol’un, ödüle varan yolculuğu bu “eksik” bırakılmış “yön”den geçiyor. Çocuk anlatıcının düşsel tasavvurları gerisine yerleştirilmiş cahil, kavgacı, anlayışsız Nijerya halkı imajının oluşumunda İngilizlerin hiçbir suçu yok zira! Elbette çocuk anlatıcının, yazarı bir çıkmaza soktuğu da gerçek. Özellikle dilin kullanımı okurda güven duygusunun sarsılmasına neden olabiliyor. Okri kendisini, o yaştaki bir çocuğun kolonyal sistemden haberinin olamayacağı şeklinde savunabilir. Ama Azaro cinselliğin farkında. Yani o yaştaki bir çocuğun bilincinde olmayacağı bazı özel durumları gayet rahat kavrayabiliyor. İngiltere söz konusu olduğunda suya sabuna dokunmayan çocuk anlatıcılı bir kurguda, bu hususa da dikkat edilmesi gerekirdi.
Aslında benzer eleştiriler daha önce dile getirilmiş. Aç Yol üzerine İngilizce yazılmış makalelerden anladığım kadarıyla Okri’nin Nijerya gerçekliği içerisine kendi düşselliğini mi eklediği yoksa kendi düşselliğini Nijerya gerçekliği gibi mi sunduğu tartışılmış. Okri’yse anlattığı yerleri gözlemlediğini söyleyerek kendini savunmuş. Kişisel kanaatim, kısa süreli bile olsa, yazma yeteneği olan birisinin yaptığı gözlem yeterlidir. Bazen ait olduğumuz coğrafyayı hakkıyla gözlemleyebilmek için oraya yabancılaşmamız da gerekebilir. Sonuçta satranç seyircileri herhangi bir hamlenin olası sonuçlarını oyunculardan daha iyi fark edebilir. Ben, Okri’nin Aç Yol’da Nijerya’yı kendi düşselliğinin dekoru olarak seçtiğini, şayet söz konusu romansa doğru olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Zaten Aç Yol’u önemli bir roman hâline getiren de yazarın düşsel tasavvurlarındaki derinlik. Bir anlamda Aç Yol, Nijerya’da yaygın bir inanç olan abiku çocuklardan bir örneği kurguya taşımıyor. Okri’nin zengin hayalleri, abiku bir çocuğun düşselliği şeklinde sunuluyor.
Aç Yol tek başına Azaro’nun hikâyesi değil. Hatta Afrika, yazarlarına kendi karakterlerinin kaderini oluşturmaya izin vermeyen bir coğrafya. Okuduklarımız her hâlükârda bir rengin, siyah rengin hikâyesine dönüşüyor. –Tıpkı Tanpınar’ın Türkiye özelinde yakınması gibi– Doğu, evlatlarının kendisinden başka bir şeyle meşgul olmasına izin vermiyor. Yoksulluk, yarınına duyulan kuşku ve korku, şiddetin sıradanlaşması, hayatın asla bir rutin üzerinde ilerlememesi; Azaro’yla birlikte onu çevreleyen dünyanın ortak çaresizliği çünkü. Ama yoksulluk ve çaresizlik gerçeği dışında da Aç Yol aslında Azaro’nun babasının hikâyesidir. Dikkatli bir okur, romandaki roman kahramanı olması gereken asıl kişinin baba olduğunu fark edecektir. Eve geç saatlerde yorgun argın gelen, çoğu zaman gelir gelmez sandalyesinde uyuyup kalan bu adam, Azaro kaybolup bulunduğunda düzenlenen aile ziyafetinde çekilen fotoğrafların parasını bile ödeyemez. Alacaklıların sürekli kapılarına dayanmalarını öfkesi ve bilek kuvvetiyle savuşturabilir. Ev sahibinin kira baskısını da sürekli hisseder. Buna rağmen kendilerine oy vermeleri için baskı kuran Zengiler Partisi’nin fedailerine kafa tutar, bu yüzden birkaç defa dayak yer.
Babanın onca sefalete ve sevgisiz görünümüne rağmen oğlunun kahramanı olmak istediğini anlayabiliyoruz: Azaro sıkıldığı bir gün şehri gezmeye gidip şehrin girdaplarında kaybolduğunda tesadüfen babasını görür. Sırtına yüklenen çuvalların altında ezilen ve diğer işçilerin alaylarına maruz kalan baba, Azaro’nun ona baktığını görünce olduğu yere yıkılır. Bir başka zamansa eve gelmediğinde Azaro’yla annesi onu aramaya çıkarlar. Karanlık bir yerde karşılaştıklarında, parti üyesi iki kişi tarafından dövüldüğünü ve parasının gasp edildiğini öğrenirler. Baba, aynı iki kişiyi –üstelik yanlarında arkadaşları da vardır– Madam Koto’nun barında döver. Çünkü bu defa Azaro da oradadır.
Baba, romanda en fazla değişim ve dönüşüm yaşayan karakter: Partililere kafa tutması sonrası boksa merak salar, önce ölü bir boksörü, ardından Zenginler Partisi’nin fedaisi olan ünlü bir boksörü yener. Politikaya merak salar, kitaplar alıp Azaro’ya okutur. Hayalleri giderek genişler, devlet başkanı olmak ister. Tabii Okri, babayı merkeze alsa ortaya çıkan metnin gerçekçi bir roman olacağının bilincinde. Büyülü gerçekçi bir romancılık anlayışına sahip olduğu için Azaro’yu kurgunun merkezine yerleştirmek hatta anlatımı doğrudan ona vermek kendisi açısından daha doğru bir tercih.
Nijerya Müslüman bir ülke. Ama tıpkı Achebe’nin Afrika Üçlemesi gibi Aç Yol da coğrafyanın bu yönüne pek fazla değinmiyor. Müslüman kimlik, birkaç yerde Azaro’nun müezzinin sesini duymasından ibaret. Achebe’nin kahramanları gibi Okri’nin kahramanları da hâlâ yerel inanışlara bağlılar. Bunun da kurgu zorunluluğu olduğunu anlayabiliyoruz. Zira abiku inancı çok tanrılı inanca sahip yerel kabileler arasında yaygın. Romanda din vurgusu –yine birkaç yerde kilise merkezli değiniler dışında– çok tanrılı inanç etrafında şekilleniyor. Bu tür, yoksulluk ve çaresizliği merkeze alan kurgularda yoğun din vurgusunun olması da alışıldık bir durum. Zira yoksul ve çaresizlerin sesini ancak Tanrı duyar. Aç Yol’da yoksul kadınlar ve Azaro’nun annesi barakanın önünde oturup konuşurlar. Birisi “Yaşam niye böyle, ha?” diye sorar. Onlar ıstırap içinde ölene dek susarken bazılarının köpekleri bile onlardan daha iyi yiyordur. Bir başka kadın “Susmazsak da kim dinler ki bizi zaten?” der. Cevap bir diğerinden gelir: “Tanrı.”
Büyülü gerçekçi kurgularda gerçeğin içine eklenmiş düşsellik vardır. Ben, Aç Yol romanında Okri’nin büyülü gerçeklik yönüyle çok başarılı bir metin çıkardığını düşünüyorum. Özellikle Azaro’nun perinin peşine düşüp içsel yolculuğa çıktığı bölüm, Şahmeran hikâyesi tarzı Doğu fantastiğine benzeyen başlı başına bir hikâye. Bu denli hayal derinliği de Okri’nin yaratıcılığının zenginliğinin göstergesi. Öte yandan kurgunun gerçeklik yönünde, kendine ait bazı gerçeklik tasavvurlarını Nijerya gerçekliği olarak dayattığı, Nijerya’nın yoksul insanlarını Achebe gibi sadece görmekle ve anlatmakla yetinmediği kanaatindeyim.
Yavuz Ahmet
Roman Kahramanları Dergisi, sayı-59, s. 140.
[1] İşte bu yüzden, yani romanlarında sadece görülmek isteneni anlatmakla yetinmeyip anlatılması gerekenleri görebildikleri için, Yaşar Kemal ve Kemal Tahir’in toplumcu gerçekçi anlayış dışında değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
[2] Bunu bir anlamda saf şiir anlayışının roman ve hikâyeye uyarlanmış şekli olarak düşünebiliriz. Aradaki fark şudur: Saf şiirde toplumsal meseleler ve ideoloji şiirin dışında tutulur. Güdümsüz gerçeklikteyse toplumsal meseleler metne dâhildir fakat mihenk noktası belli bir ideoloji değil, doğrudan edebiyatın gereklilikleri ve insanlık bilincidir.
[3] Achebe de Afrika Üçlemesi’nden yola adak bırakılmasına zaman zaman değinir.
[4] Achebe de Parçalanma romanında, ogbanje adıyla aynı inanışa değiniyor. Romanda Okonkwo’nun kızı Ezinma da bir abiku/ogbanje çocuktur.

























