Korkmayın karagonciloslardan!

Çocukluğum, Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı bir köyde; yeşilin, doğanın ve hayvanların arasında saf bir yaşamda geçti. Çocukluğuma dair hatırladıklarım ise yüzümde tebessüm oluşturacak anılar…

Annemden ayrılmaya alışmıştım

Kalabalık bir ailede doğup büyüdüm. Babaannem, dedem ve dedemin annesi aynı evde yaşıyorduk. Babam para kazanmak için şehre gittiği zamanlar, annem Karadeniz kadını olmanın hakkını fazlasıyla veriyor, ben ve kardeşime hem anne hem baba oluyordu. Yazları babaannem, dedem ve dedemin annesi yaylaya çıkar, annem de köydeki çayırların otunu keser, sonra yaylaya yanımıza gelirdi. Her yaz aynı ritüeli yaşadığımızdan annemden ayrılmaya alışmıştım. Ama yine de sık sık annemin işleri bitsin de erkenden yanımıza gelsin diye dua ederdim.

Talihsizim yirmi üç sene yatalak kaldı

Dedemin annesi, daha ben doğmadan evin önünü süpürürken ayağını kırmış fakat doktora gitmeyi reddetmiş. Çünkü arkadaşları ona, eğer doktora giderse ayağının alçıya alınacağını ve alçının ayağını çürüteceğini söylemiş, o da korkusundan doğal yolları denemiş ama ayağını iyileştirememiş. Bir gün topal topal yürürken ayağı kaymış, kırık ayağının üstüne düşmemek için diğer ayağının üstüne düşerek onu da kırmış. Artık iki ayağı da kırılmış ve yürüyemez duruma gelip yatağa düşmüş. Aslında onun hikâyesi burada başlıyor. Çünkü ayakları yanlış kaynama sonucu yürüyemez hâle geldi. Yirmi üç sene yatalak olarak yaşamak zorundaydı. Ona arkadaşlık eder, sık sık sohbetlerinde anlattığı hikâyeleri anlamaya çalışırdım. Aramızda kuvvetli bir bağ vardı ve beni çok seviyordu.

“Kız çocukları öyle çok dışarıya çıkmaz”

Yaylaya çıktığımız zamanlarda babaannem ikimizin de yemeğini hazırlar, ot kesmeye giderdi. Ben de evin ortasında yaptığımız salıncakta sallanır, nenemin bana anlattığı hikâyeler üzerinden hayaller kurardım. Arkadaşlarımın sesini duyup dışarı çıkmak istediğimde çok endişelenirdi. Kapıyı kilitlemem gerektiğini yoksa karagoncilosların beni gelip alabileceğini, onun da ayakları olmadığı için beni kurtaramayacağını söylediğinde  hemen salıncağıma oturur, korkuyla kapıya bakıp salıncakta sallanırdım. “Kız çocukları öyle çok dışarıya çıkmaz” derdi. Şimdi yaylaya her gidişimde gözüm kapıyı kilitlediğimiz yere takılır.

Hep içeride kilitli kaldı

O zamanlar onun ne demek istediğini anlamazdım. Şimdi ise bana anlattığı her hikâyeyi, her öğüdü tek tek analiz ediyorum içimde, kadın olduğu için hep içeride kilitlenmek zorunda kaldı. Eşi öldükten sonra da kendini çocuklarına adayan bir kadın oldu. Sonra, bir de ona anlatılan hikâyeler yüzünden son nefesine kadar ayakları olmadan yaşamak zorunda kaldı. Hem de 110 yaşına kadar! Çocuk olmama rağmen dışarı çıkmamın onu korkutması, aslında kendisinin yalnız kalmaktan korkmasıymış. Kapılar ardına kapatılan bir kadındı daha nicesi gibi ve yalnızlıktan korkuyordu. Ölümden korkmasının nedenini şimdi daha da iyi anlıyorum. Yalnızlık kötü şeydir derdi… Kapıyı bana kilitlettiğinde içi rahat ediyormuş, hem kendini hem de beni güvende hissediyormuş meğer.

Korkma yalnız değilsin

Keşke şimdi yaşıyor olsa da ona kadınların kapılar ardına kilitlenmemesi gerektiğini anlatsam ya da tutup kendi ellerimle onu doktora getirsem, yürüdüğünü gözlerimle görsem, anlattığı hikâyelerin hepsinin aklımda olduğunu söylesem, korkma ben buradayım, yalnız değilsin desem, keşke yaşasaydı da sıkı sıkı sarılsaydım ona saatlerce… Maalesef birçok toplumda, kadınlar kilitlenmiş kapılar ardında yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. Kapıları açmanın zamanı geldi. Haydi açın kapıları kadınlar, korkmayın karagonciloslardan!

Merve Tanrıkulu

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin