Yaşlılar Haftası’nda Karar Verebilmek

0
Yaşlılar

“Hepiniz inancınız kadar genç, şüpheniz kadar ihtiyar; kendinize olan güveniniz kadar genç, korkunuz kadar ihtiyar; umudunuz kadar genç, yeisiniz kadar ihtiyarsınız…” der Samuel Ullman. Bunun yanı sıra, “Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir, çıktıkça yorgunluğunuz artar nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler…” diyen İ.Berkman da var. İlki izafi bir tanımken, diğeri 18-24 Mart tarihlerinin adandığı yaş grubundaki insanımızı tanımlıyor. Ancak bundaki izafi durum ise görüş alanının kişiye göre değişkenlik gösteren çapı olsa gerek. İhtiyarlıktaki en acı şeyin o yaşa gelen insanın, başkalarına sıkıntı verdiğini hissetmesi diyen bir Caecilius var ki, işte bu hafta o acıya derman olmanın çarelerinin yoğunca düşünüldüğü, çözüm yollarının aşındırıldığı bir hafta olmalı.

Kısaca neden böyle bir hafta vardan öte, Yaşlı Haftası’nın tarihçesine bakalım. Yaşlıları Koruma Derneği’nin önerisiyle 05 Mart 1982 tarihinde, her yıl 18-24 Mart tarihlerinin “Yaşlı Haftası” olarak kutlanması kabul edilerek; bunun 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin kapsadığı tarih içinde kutlanmasının da ayrı bir anlamı olacağı belirtilmiş ve 1990 yılından itibaren de aktif olarak kutlanmakta.

Bu alandaki hizmetler Devlet Bakanlığı’na bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun görev alanı içerisine girmekte ve kurumun koordinatörlüğünde gönüllü resmi kurum ve kuruluşların çeşitli sosyal etkinlikleriyle kutlanmakta. Nedir bu etkinliklerin amacı? Başta toplumu bu güne ulaştıran yaşlıların korunması geliyor. Yaşlı insanımızın sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunları belirleniyor ve çözüm yolları aranıyor.

Cumhuriyetin ilanından sonra 1930 yılında 1580 sayılı yasa ile ilk kez kamu kuruluşu olan belediyelere, bakıma muhtaç kişilerin korunması, yaşlı evleri yapılması ve yönetme yükümlülüğü getirilerek, değişik illerde aceze evleri, güçsüzler yurdu, düşkünler evi ve huzur evi adı altında yatılı yaşlı kuruluşları açılmaya başlandı. Daha sonra ise Sağlık Sosyal Bakanlığı Teşkilat Kanunu 17.maddesi uyarınca 1963 yılında Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü kuruluyor. Böylece Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı olarak ilk huzurevi 1966 yılında Konya’da, ikincisi Eskişehir’de açılıyor.

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım yaşlılar adına yapılan hizmetler, uzayan insan ömrünün artan yaşlı nüfusu bir sorun olarak karşımıza çıkarmasının çözüm yolları. Nedir yaşlıyı sorun olarak algılamamıza neden olan durum? İlk akla gelen, sanayileşme ve kentleşmenin geleneksel aile yapımızı, çekirdek aileye dönüştürmesi. Kadın çalışma hayatına giriyor, ilerleyen süreçte gelenekler ve değerlerde değişimler oluyor, sonuç: kültürel değişim.

Tüm bunlar “yaşlı” sözcüğünün bir nesneymişçesine açıklanması, anlatılması. Oysa yüreklerdeki anlamı hâlâ hepimiz için birçok farklılıklar gösteriyor. Küçük bir çocuğun unutkanlıkları yaşayan büyük ninesi, ileriki yıllarda komik bir anı olabilir. Küçük çocuğun annesi, babası için ise inanmazlık, şaşkınlık, üzünç, yük, çaresizlik, ne yapacağını bilmezlik gibi pek çok anlamı içinde barındırıyor.

Bir semt pazarından dönüşümü hatırlıyorum. Ellerim pazardan aldıklarımla dolu. Hızlıca yürümek, bir an önce eve ulaşmak telaşındayım, kollarım isyanda. Birden önümde iki yaşlı insan beliriyor. El ele tutuşmuşlar, ağırdan yürüyorlar. Baktım, sağlık ocağının önündeyim anladım ki, yaşlı çift oradan çıkmış. Onlar da benim gibi evlerine ulaşma gayretindeler. Zorunlu olarak yavaşladım. Onları geçmek, hızımı kesmeden yoluma devam etmek yaşlı çifte hakaret olacakmış gibi geldi. Bir anda onların yerinde oldum. Geçmiş zamanlarda bir dönem nasıl da hızlı yürüyebildiğimi düşünürken buldum kendimi. Yüreğim acıdı.

Önümde yürüyen yaşlı çiftten erkek olanı, daha dinç ve sağlıklı görünüyordu. Elinde ilaçlarının raporu olduğunu düşündüğüm bir dosya, onu okumaya çalışırken, diğer eliyle de dağınık yürüyen eşini kontrol etme gayretindeydi. Kadındı hasta olan. Yaşlı adamın yorgun dalgınlığı onda yoktu. Belli ki tüm sorumlulukları üzerinden atmış ve hafiflemişti. Anlık dikkati vardı. Her yöne dönen başını arkasından izliyordum. Saçları gri ve erkek başı gibi kısacık kesilmişti. Biçimsiz vurulan makas darbelerinin ürünüydü saç modeli. Ama belli ki umurunda değildi. Hayatının tüm zincirlerini kırmışçasına özgürdü sanki. Bir de şu sol elini tutan adam olmasa, bıraksa. Pantolon giyinmişti ve üzerindeki büyükçe hırka hafiften kaymıştı. Ne var ki tüm bunlardan öte, yakasındaki küçük sökükte takılı kalmıştım. Oysa yaşlı adamın kıyafetlerinden belli ki, karısı giyime önem vermiş vakti zamanında. Kadın, sağ yakanın söküğü ve yana kaykılmış bol hırkasının içinden görünen gecelik ya da pijama olduğunu düşündüğüm uyku kıyafetiyle, öldürseler çıkmazdı bir zamanlar sokağa. Yaşlı adamın bu yaşındaki özeni ise yanındaki kadının eseriydi. Kısacası bir ömür paylaşılmış birlikte. Acısı, heyecanı, hüznü, mutluluğu, umutsuzluğu ile koca bir hayat. Yaşlı kadın mücadeleyi bırakmış, adam mücadeleye zorunlu. Karısının elini tutuşundan belli, gönüllüydü de buna. Ağırdan yürüyorlardı. Arada durmak isteyen karısına uyma çabasındaki yaşlı adamın gücü tükenmişe benziyordu ama hayır, hiç bezgin değildi.

Onlara çok yaklaştığım bir anda kokusunu aldım yaşlı kadının ve adamın. Evlerinin kokusu üzerlerine sinmiş olmalı. Kolonya ve beyaz sabun karışımı. Yalnızca yaşlı insanlarda ve yaşlı evlerde aldığım, geçmiş eşyaların keskin ahşap kokusu da var işin içinde. Demek ki dedim içimden, onlar hala kendi evlerinde oturabiliyorlar.

İşte artık son durak bu noktada başlıyor. Yukarıda sözü geçen çözüm yolları arayışına neden olan kahramanlar gerçeği. Her birimizin yaşamında, aralarında oldukça büyük uçurumlar olsa da hikâyelerimizin; yukarıdaki tablonun farklısı, benzeri, aynısı görüntüler var. Geçkince bir büyük çocuklar onlar aslında diyeceğim, ama yaş almanın hızına yetişemediğimi düşününce, bana çocuk denmesini ne kadar isterim bilemiyorum. Bir yanım, koskoca bir ‘hayır’ diyor. Örneğin kimsenin evini paylaşmak istemem. Başlı başına yük yaşlara gelince, bir de üstüne yeni bir yük almayı hiç istemem ki, sağlığımızın neye ne kadar izin vereceği koskoca bir meçhul zaten. Belki de en güzel çözümlerden biri, dışarıdan pek bir huzursuz görüntüsü olsa da, Huzurevlerinin iyileştirilmesi olabilir. Kendimize yetemeyeceğimiz günlerimiz geldiğinde, -bu bedenen de olabilir, ruhen de- yaşarken huzuru bulacağımız mekânların her gereksinim duyana yeter olması. Öyle ki, bu mekânlarda yaşamanın utanılır yanı değil de, gönenir yanının olması.

Son olarak inandığım tek bir şey var bu konuda: “İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyarlar.” Jean Anoilk’in deyişi. Belki de büyük çözümümüz, inancımızda…

Yazan: Neslihan Karaalioğlu Alpagut

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin