Trabzon’da Apollon Karnios Şenlikleri

0
Apollon Karnios Şenlikleri
maheri

Ne gökyüzü
Ne dağlar
Ne yaylalar
Ne gülizar
Deki nur
Deki çimenlerinde
72 billur çise var
Sultanmurad’ın[1]

Bir Ağustos gecesi (1997) başımı pencereden uzatıp gökyüzüne doğru kaldırıyorum; yarın hava yağmurlu mu olacak? Resmi hava raporlarına güvenemiyorum, çünkü saat başı gökyüzü renk değiştiriyor. Burası, Trabzon’un resmi meteorologlarını en çok yanıltan alan: Of Dağları…

Yaylalar dendiğinde aklıma ilk, gökyüzü gelir. Çünkü -çocukluğumdan anımsıyorum-   gün ışımadan, yaylaya çıkmak için hayvanlarla yaya olarak yola koyulduğumuzda hep gökyüzüne bakar, tahminlerde bulunurduk; yıldızlar tsarampula (ateş böceği) gibi yanıp sönüyorsa yağmur yağmayacak, bulut yoksa güneşli bir gün olacak, demek ki yolculuk neşeli geçecek v.s. Gün ışıdığında yine doğal olarak başımızı yukarıya çevirirdik, çünkü dik bir açıyla –bazen de sarp yollarda- tırmanırdık dağları. Yüzümüz gökyüzüne dönük yürürdük onca yolu.

Trabzon’da Apollon Karnios Şenlikleri
Apollon heykeli yay ile, 1761, Paciaudi, Paolo Maria

Yarın 20 Ağustos, Sultanmurad’da şenlik var. Yağsa da yağmasa da biliyorum, yöre halkı orada olacak. Çünkü Trabzon’da önceden sözleşmeden gidilen ve tarihi hiç değişmeyen bir buluşma yeridir Sultanmurad. “Bensiz olmaz”, deyip içim rahat, kafamı yastığa koyuyorum…

Düşümde, tarihin babası Heredot’u ve yöremin yaşlı ninelerini gördüm. Anadolulu Heredot, Historia adlı kitabındaki Karnios Bayramı’ndan söz ediyordu. Bu bayramın Sparta’da (Yunanistan yarımadasında), Ağustos’ta kutlandığını ve Anadolulu bir tanrı olan Apollon‘a adandığını söylüyordu. Ancak Heredot Efendi zahmet edip Karadeniz’e gitseydi, aynı tarihte neredeyse her dağın tepesinde aynı şenliklerin düzenlendiğini de görürdü. Türkiye’deki birtakım zevatları “sinirlendirmek” için, inadına, şenliklerimizi Yunanlara mal etmesine gerek yoktu. “Nedir bu Yunancılardan çektiğimiz!” diye söylenip, öteki omzumun üzerine, ninelerime döndüm.

Ninelerim, 23 Haziran’da Sultanmurad düzlüğünde yapılan yayla şenliklerini anlatırlardı. Onlar bana hekâyelerini anlatırken, kar beyazı yaşmaklarını koklardım yamaçlarına sokularak; sıradağları andıran yanaklarını ıslatırdım öpücüklerimle.  Kaybettiğim, bin bir çeşit çiçek ve süt kokan reyhalarını çekerdim içime, iyice ruhuma ve belleğime sinsinler diye…

Bilindiği üzere, 21 Haziran güneşin en çok yükseldiği, yani gündüzün en uzun olduğu gündür. Sonrasında günler kısalıyor. 21 Haziran, aynı zamanda, yörede Mayısa denen mitolojik yaratıkların da (cadı/cazu) güneşe taptığı bir gündür. Ancak zamanla, takvim değişiklikleri nedeniyle tarihte bir sapma oluştu ve Haziran 23 oldu.

Halk, mayısalar/cadılardan korunmak için yakın zamana kadar (50 yıl öncesi) çeşitli önlemler almaktaydı. Altay Yiğit’in, Çaykara ve Folkloru adlı kitabında Cazular ve Mayısalar ile ilgili verdiği ayrıntılı bilgiler, nenelerimi doğrular.

Bu yaratıklar Of-Çaykara halkının inançlarında önemli yer tutar.  Halk dilinde, sevilmeyen “kadınlar” için de kullanılan cadı/cazu’lar tehlikeli, onlardan korunulması gereken erkek veya kadın yaratıklardır. Altay Yiğit’in halk inançlarından edindiği bilgilere göre; her Kirez (Haziran) ayının 24. akşamı cazular, emir almak için karşıya geçerler. Karşı denen yer, Kırım’ın (ulaşılması zor bir yerin) bilinmeyen bir yerindeki cazuluk merkezidir. Ancak ondan önce halk, mayısalar/cazular’ın ne yapacağını bildikleri için korunma çareleri ararlar. 23 Kirez (Haziran)’de akşam olmadan, obayı (yayla evini), 3–7 defa ayeti kürsi ve 3–7 defa da Kulhuvellahu okuyarak bağlarlar. Okuma esnasında evin dört yönü de dolaşılır. Obayı bu şekilde bağlayan kimse, haneka (süthane)’ya girerek sütlerin kaymağını alıp, mayısanın faaliyet göstereceği akşamdan önce mutlaka yayıklar. Herhangi bir sebeple kalan kaymak olursa, üstüne süpürerek tuz serperler. Diğer taraftan, ineklerin kuyruklarına bir iplikle 7 düğüm bağlarlar. Bu düğümlerin içinde kömür ve tuz bulunur. Düğümler bağlanırken dua okunur. Bu yapılanlar mayısanın etrafa yanaşmasını önlemek içindir. Aynı inanca göre mayısalar, 23 Haziran’da nahırın (hayvan sürüsünün) önünden bir damla suyu alıp kabına koyar; böylece 24 Haziran gecesi saat 2’de yerine getirecekleri görevin hazırlığını yapmış olurlar.

Mayısaların faaliyete geçeceği 24 Haziran’dan bir gün önce şenlikler düzenlenir. Kemençe, kaval, tulum eşliğinde oynanan horonlar ve söylenen şarkılar, türkülerden sonra, mayısalardan gelebilecek belalara karşılık obalar canlandırılır ve yukarıdaki hazırlıklar yapılır. Türkü deyince hemen karşılığı akla gelir. Halk tarafından cadılara atfedilen türkü şöyledir:

Açıldı bana dağlar,
Yaparum fazla yağlar,
Tutarsa bana huyum,
Nahır önünde suyum,
Gıdı gıdı oğlağum,
Mart götine parmağum,
Mart çıkti da dert gitti,
Koyunum yaza çikti.
Ahi.. hi..hi..hi..

24 Haziran, Trabzonlu Aziz Evgenios’un (Agios Eugenios) doğum günüdür. İ.S 300’lü yıllarda Hz. İsa’nın havarisi olarak Trabzon’a Hıristiyanlığı yaymak için gelen ve arkadaşlarıyla birlikte Boztepe’deki Apollon heykeliyle tapınağı yerle bir eden Aziz Evgenios, Trabzon’un Roma Valisi Lucius tarafından işkenceli ölümle cezalandırılır. Bu nedenle Hıristiyanlarca şehit kabul edilen Aziz Evgenios, aynı zamanda Trabzon’un koruyucu azizi ilan edilir. Trabzon’daki Yeni Cuma Cami onun adına yapılan en eski kiliselerden biridir. Trabzon ve havalisi Hıristiyanlarınca, Aziz Evgenios’un doğum gününü (24 Haziran) kutlamak bir gelenek haline getirilmişti.

Trabzon’da Apollon Karnios Şenlikleri
DODWELL, Edward, 1812, Apollon ve Artemis
*

Sabah gün doğar doğmaz, arkadaşlarımla birlikte konuşlandığımız Trabzon’un Of ilçesine bağlı Erenköy’den (Çoruk) otomobiller, minibüsler ve kamyonlarla birlikte yola koyulduk.  Çaykara’ya giden ana yola indiğimizde, herkes çoktan konvoy oluşturmuş; çevre köylerin yolları da yayla yolcularıyla dolmuştu. Arabaların kasetçalarlarından yayılan kemençe ve kaval sesleri, Çaykara boğazındaki bu kutsal yolculuğu neşeli bir hale getiriyordu. İlginç olan, çift yönlü karayolunda karşı yönden gelen bir taşıta rastlamamış olmaktı.

Şinek, yeni ismiyle Ataköy yoluna girdiğimizde, otomobillere diklenen bir yolla karşılaşıyoruz. Aslında diklenenin orman olduğunu az sonra anlıyorsunuz. Çünkü güzelim yamaçları süsleyen ladin ormanları yol açmak için, acımadan yarılıp geçilmiş. Öyleki otomobille geçerken gökyüzünü zor görebiliyorsunuz.

Ataköy’e, köy demek abes; bir dağın yamacına kurulmuş küçük bir antik kent demek daha doğru olur, öylesine sevimli… Burası aynı zamanda, eski cumhurbaşkanlarından Cevdet Sunay’ın köyü. Hacı dedeme benzeyen bembeyaz pamuk sakallı insanlara selam verip yola devam etmek ayrı bir zevk. Köyden arabamıza aldığımız -yine Sultanmurad yolcusu-  yaşlı bir kadına Cevdet Sunay’ın evini sorduğumuzda şöyle bir yanıt aldık: “Ey gidi uşağum, onun çıktuği yeri bir görsanuz dersunuz burdan boyle bir adam nasi çikti?” Önce yaşlı kadının ne demek istediğini anlamadık. Sonra yol arkadaşım kobelce gülmeye başladı. Meğer Sunay’ın doğduğu evin harabe halinde olduğunu söylemek istiyormuş, evi gösterince anladık.

Otomobilimizle uzun ve dönemeçli yolları tırmanmaya devam ettik. Rakım yükseldikçe, ormanlık alanlar azalmaya, yerini, çimenler ve -Ağustos ayının sonları olmasına rağmen- çiçekler almaya başladı. Bir ara yoğun bir sis/dumanın içine girdik. Neredeyse önümüzü göremez olduk. Ama on beş dakika sonra yeniden güneşi ve gökyüzünü görünce derin bir oh çektik. Aslında yörede çok sık rastlanılan bir durumdur bu. Sis, duman, çise, çimen, yeşillik ve dağlar birbirini tamamlayıp, doğanın esrarengiz ruhunu oluşturur ve sizi farkında olmadan, içine çekip peşi sıra sürükler. Bunaldığınızı hissettiğinizde, ansızın güneş doğar ve kaybettiğinizi sandığınız yaşama sevincinizi doruğa çıkarır. Bu haldir ki, yöre insanında kendine özgü tutkular, alışkanlıklar ve karakterler oluşturmuştur.

Görnek denen yere gelirken gözüm hanları arandı. Çocukluğumda Babaannemle konakladığımız Dursunbey’in hanını sordum, gösterdiler. Arabadan inip hana doğru yöneldim. Dursunbey’in aynı zamanda, dedemin askerlik arkadaşı olduğunu biliyordum. Yürüyerek çıktığımız yayla yolculuklarının ilk akşamını burada geçirdiğimizi, dün gibi anımsıyordum. Otuz yıl sonra çocukluk anılarıyla yüzleşen bir insanın duygu girdabıyla hana doğru yönelirken, bir an rahmetli babaannemle karşılaşacağımı sandım. Han, aynı han; ahşap ve eskisi gibi elektriği yok. İsli gaz lambaları duvarlarda asılı. Çam ormanları ve camları yalayıp geçen sis, anılarımdaki görüntüyü tamamlıyordu. İşte ineklerimizi bağladığımız ahır… Dursunbey elini kaşına siper etmiş, kapının üstünde hana doğru gelenleri karşılıyor. Büyülenmiş gibi, hanın içerisine göz gezdiriyor, keçesine sarılıp uyuduğum peykeyi arıyorum. Üstünde yatak dengi var.

Derken tahta bir masanın başına buyur ediliyoruz. Dursunbey, bakır kazanda pişirdiği haşlamadan, kimseye teklif etmeden birer sahan sunuyor. Afiyetle yerken kendimi tanıtıyorum. Dedemi ve babaannemi soruyor. Babaannemin öldüğünü duyunca “Hey gidi Heva,” diyor, “tam Osmanlı kadınıydı.” Çayımızı içtikten sonra vedalaşıyoruz Dursunbey’le. Kapıdan çıkarken “Sağol”, diyorum yayla yollarımın son inancı ve hancısına…

Babaannem Heva ve Elmas Hala, hayatımın kahramanlarıdır. Defalarca rahmetli babaannemin sepetinde çıktım yaylaya. Onun şefkatli kucağında ısındım soğuk yayla gecelerinde. Yediğim zehirli mantarlardan, kara lastiğine doldurduğu idrarını içirerek hayatımı kurtaran ise rahmetli Elmas Hala’ydı. Bugün yaşıyorsam ve hâlâ yaylalar diye yaveliyorsam biraz da onun sayesindedir.

Şimdi, Trabzon-Of yöresinin en yüksek dağı olan Madur’un gölgesinde Soğanlı sıradağlarını kuş bakışı süzüp bir nefes alalım.

Birazdan varacağız Sultanmurad düzüne… Yerli halkın Ağustos’un 7’si olarak bildiği -miladi- 20 Ağustos’ta yapılan şenliklerin kökeni ve neden her yıl aynı tarih ve yerde yapıldığı yöre halkı tarafından doğal olarak bilinmez. Ancak yöre halkının bildiği bir şey var; o da, 21 Ağustos’ta, yani şenliklerden bir gün sonra, yerel dilde (Rumca) Karnes denen çayırların kesilmesi gerektiğidir. İşte bir gün önce Sultanmurad düzlüğünde yapılan şenlik, Heredot’un da tanıklık ettiği Karnios Şenliği’dir. Üstelik bu şenlik, Yunanistan’a Karadeniz’den götürülüp Apollon’a adanmıştır.

Kimse kusura bakmasın, biraz yorucu olacak, ama zorunlu olarak, bu konuda ilk kayıtları tutan Yunanlara ve sözlüklerine başvuracağız. Karneios (καρνείος) sözcüğü Apollon’un bir sıfatıdır [ΛΕΞΙΚΟΝ ΤΗΣ ΕΛΛΗΝΙΚΗΣ ΓΛΟΣΣΗΣ, ΑΘΗΝΑΙΣ, 1852, σ.661]. Aynı sözlüğe göre, karnea ve karneia (κάρνεα και κάρνεια) Lakedemonyalılar ve Doriler tarafından Karnios, Apollon için kutlanan bir bayramdır.  Dimitris Krinellos’a göre ise [Ansiklopedik Yunan Mitoloji Sözlüğü] Karnios, bir ihtimal eski tanrılarda keçinin dişisi teke benzerliğiyle verimliliği temsil ediyordu. Daha sonraları 12 tanrıların üstün gelmesiyle Karneios ismini Apollon’a bırakıyor. Pierre Grimal’in Yunan ve Roma Mitolojileri Sözlüğü’nde [Sosyal Yayınları, s.364], Karnos (Κάρνος), aslen Akarnanialı bir kâhin. Heraklesoğulları Naupaktos’ta toplanıp Peloponisos’u işgale hazırlandıkları sırada, onların ordusuna katıldı. Heraklesoğullarından biri olan Hippotes, onu casus sandı ve öldürdü. Bunun üzerine, ordunun üzerine bir veba salgını çöktü. Kendisine danışılan kâhin, bu afeti, rahibinin öldürülmesine öfkelenen Apollon’un onların başına musallat ettiğini söyledi. Hippotes, suçunun kefareti olarak sürgüne gönderildi ve Heraklesoğulları, Apollon “Karneios”a bir kült tahsis ettiler. Tradisyonda, Karnos ya da Karneios adında bir başka kahraman daha vardır. Zeus ile Europe’nin oğlu olan bu Karnos’a, Apollon âşık oldu.

Karneios’lar, Sparta’da Dor’ların bazı şehirlerinde, Karneios ayında kutlanırdı (O zamanlarda 12 aylardan birinin adı Karneios olup günümüzdeki karşılığı Ağustos’tur.). Bu bayram 9 gün sürerken, bu süre içerisinde savaş kesinlikle yasaktı. Heredot yorumcularının, 16–19, 17–20 veya 19–20 Ağustos’ta sona erdiğini düşündükleri bu bayramın kutlanış biçimlerinden birisi turnuva düzenlemekti. Turnuva, üzüm koşucuları (σταφυλοδρόμοι/stafilodromi) diye adlandırılan ve her aileden alınan gençlerden oluşuyordu. Toplanan gençlerin arasından birini seçip, başına üzüm dalları dolandırılıyordu. Seçilen genç dua ettikten sonra koşmaya başlar ve diğer gençler onu yakalamaya çalışırlardı. İnanışa göre eğer genç yakalanırsa, ülke kötü bir yıl, yakalanmazsa iyi bir yıl geçirecekti.

Ayrıca Ağustos’un 20’si, mevsimin döndüğü ve çayırların gelişimini tamamladığı gündür ve otlar biçilmezlerse kartlaşmaya başlarlar. Böyle bir günde, çalgı ve ezgiyi, şiir ve dansı, kısacası her türden sanatı esinleyen, ekinlere/çayırlara zarar veren ejderi öldüren çoban tanrı Apollon’a (Karadeniz’deki adıyla Mitrio’ya), horonlarıyla, ezgileriyle ve şarkılarıyla teşekkür eder yöre halkı.

Bu arada, belirtmeden geçmeyelim; etimolojik olarak karnes ve Apollon sözcüğünün Yunanca olduğuna dair bir kayda rastlamadım. Bu sözcükleri hanelerine kaydeden, popüler-geleneksel törenleri, ritüelleri ve kültür miraslarını sahiplenmede, günümüze taşınmasına vesile olmada oldukça ustalaşan Eski Yunan halkına kızmak mı lazım, teşekkür etmek mi, bilmiyorum. Ancak, kendi adıma bir beyanda bulunmam gerekirse diyebilirim ki; herhangi bir ritüelin, geleneğin patentini, kimseye, yani hiçbir ulusa veya etnik gruba mal etmek niyetinde olmadığımdır.

Erenköy’den yola çıktıktan üç saat sonra Sultanmurad’a vardık. Burası, Madur dağının gölgesinde, ender rastlanan düzlüklerden biri. II. Sultan Murad, İran seferine giderken bu düzlükte ordusuyla birlikte konaklamış. O yüzden buraya Sultanmurad Düzi denilir olmuş. Yoksa şenliklerin bu Osmanlı padişahıyla bir ilgisi yok.

Sultanmurad yaylası, çok eski bir konaklama merkezi aynı zamanda. Eskiden hanlar varmış burada. Şimdiyse bir büyük, birkaç da küçük otel, bakkallar, lokantalar var. Ama yöre halkı yiyeceklerini yanında getirmiş ve çoktan çimenlere yayılmışlar bile. Bir yandan da öbek öbek çemberler oluşturulmuş, onlarca kemençeci ve kavalcı eşliğinde horom oynanmakta… Unutmadan ekleyelim, Sultanmurad’ın suyu yörede çok ünlüdür ve şifa niyetine içilir; üzerine birçok türkü de söylenmiştir. Yerli halkın bu suyu zemzem niyetine şişelediğini ve taa İstanbul’lara kadar gönderdiğine kaç kere tanık olduk.

Ruhumun derinliklerine, yaşadığım huzuru mutlulukla kaydederken, ayaklarımın altından sonsuza uzanan yeşil atlası hissettim. Şenlik sona ermek üzereyken, yüzü, güneşten ve soğuktan yanmış bir köylünün Sultanmurad pazarından aldığı nevalelerini atına yükleyip yola koyulmak üzere olduğunu görünce rahmetli Hüseyin Dilaver’in türküsü geliverdi dudaklarıma:

Ata vurdum tahtayi
Sol tarafi tartayi
Yeşillendi çimenler
Meraklarum artayi

Erenköy’den birlikte yola çıktığımız arkadaşlarla, denize dalar gibi kendimizi birazdan dağılacak olan kalabalığın ortasına attık. Horom ciklilerinden birinin içindeydik. Yaşlısı, genci el ele vermiş horom oynuyor, çimenleri okşayan ayaklara şarkılar söylüyorlardı. Herkesin yüzünde, ciddi bir iş yapan insanın ifadesi, gökyüzünde ise mavi-gri karışımı duru bir renk serpintisi vardı. Yüzyıllardır sürdürülen bir gelenek, 2000’li rakımda, bir ibadetmişçesine yerine getiriliyordu. Ve oradakiler, bu geleneğin sanki gökyüzüne adandığını biliyorlardı…

gazeteistanbul / Ömer Asan


 

[1] Sultanmurad’ın Temel’leri

Sultanmurad Düzi’ne bakan tepede 72 yiğit insan yatar. 10 Haziran 1332 (1916) tarihinde, 13. Tümen’e bağlı 4. Alayın 4. Taburu Sultanmurad Hanlarını zapt etmek üzere taarruzda bulunurken Sultanmurad Tepesi’nde bir zabit, bir subay ve 70 er şehid düşmüş, 141 asker de yaralanmıştı. Ruslar ise 200 esir, 100’den fazla ölü ve birçok yaralı bırakmışlardı. Genelkurmay Başkanlığı Tarihi Harp Akademisi’nin o güne ait iki rapor suretinde 4. Alay’ın komutanı Binbaşı Talat Bey, 4. Alay 2. Tabur komutanı Yüzbaşı Recep Bey (Recep Peker), 4. Alay, 4. Tabur komutanı Yüzbaşı Seyfettin beydir. Sultanmurad grup komutanı ise Kaymakam (Kazım Bey) Kazım Özalp’tır. Tepedeki şehit yüzbaşı da Seyfettin beydir.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin