Şehirler ve neoliberal çağdaki evrimi

0
Şehirler ve neoliberal çağdaki evrimi

Tarihsel anlamda şehirler toplumların birleştiği, ekonomik faaliyetlerini sürdürdüğü ve siyasetin merkezinde olan yapıtaşları ya da başlı başına yapılar olmuşlardır. Antik siteden günümüze şehirlerin gelişimi şimdilik bir yana dursun, medeniyetlerin kendi doğal (demografik, coğrafik, ekonomik kaynaklar vs.) dokusuna uygun bir şekilde kurulduğu yerler şehirler olmuştur. Ya da medeniyetler, bu doğal dokuya ve üzerindeki ekonomik faaliyetlere, en genel anlamda üretim tiplerine göre şehirleri kurmuşlardır.

Şehirler ilk ortaya çıktıkları zamanlarda dönemsel şartlara uygun bir şekilde; site, polis, komün ve şehir devletleri adlarını almışlardır. Kimileri, birden fazla çağda ayakta kalabilmişken, kimileri ise yıkılıp tarihin tozlu raflarına konulmuştur. Peki, en genel anlamda günümüze gelene kadar şehirler ve yapıları hakkında neler söyleyebiliriz?

Karl Marx, şehirleri üretim araçlarının, gereksinimlerin, ticaret ilişkilerinin ya bir komünal düzenle ya da bir sınıflı düzlemle birlikte toplumlarla organize olduğu bir yapı olarak ortaya koymuştur. Althusser bunu biraz daha öteye götürerek, her bir üretim tipindeki en küçük bilimsel gelişmenin üstyapıyı (dolayısıyla siyaseti) da etkilediğini söylemiştir. Althusser’in bir öğrencisi olan Poulantzas, bu teori üzerinden hareket ederek, Orta Çağ’da siyasetin merkezinin parçalara bölünmesi gerçeği üzerinden altyapı-üstyapı arasındaki ilişkilerin en yoğun etkileşime geçtiği alanın üretim ilişkileri ve güç ilişkileri olduğunu göstermiştir. Öyle ki, Arrighi’nin de açık bir şekilde anlattığı gibi, kapitalist sermaye gelişiminin ve mali genişlemenin doğduğu yer olan İtalyan şehir devletlerinin Orta Çağ’ın kapanış evresinde girdikleri İtalyan Yüz Yıl Savaşları, şehir devletleri arasında çatışmaya yol açan ekonomik çıkarlar doğrultusunda işleyen orman kanunu temelli ‘fethet ve yönet’ politikası bunun en çarpıcı göstergesidir. Kısaca şehirler, tarımsal ve endüstriyel üretimin, ticaretin, otoritenin, yönetimin ya da yönetişimin ve güç ilişkilerinin (primitif dönemde başlayanı kastediyorum) merkezi olmuştur.

Şehirler

Kentlerdeki değişimde yaşanan en büyük kırılma ise, tarımsal üretimden ya da ticaret ve ganimetlerden elde edilen sermaye birikiminin, sanayi devrimiyle birlikte bu alana kayması ve P-M-M’-P’[1] döngüsüyle şekillenmesi olmuştur. Öyle ki, İngiltere’de yaşanan İkinci Tarım Devrimi (ya da İngiliz tarım devrimi)’nin kısa sürede ortadan kalkması kırsal alandaki köylü nüfusunu yine bir toprak ve istihdam problemiyle karşı karşıya bırakmış ve sanayi devrimiyle birlikte kurulan fabrikalarda fazlasıyla bir istihdam açığı ortaya çıkmıştır. Bu durum artık şehirlerin üretimin birinci aşamasındaki düşük olan rolünü bitirmiş, üretimin ihtiyaçlarına göre şehirlerin kurulmaya başlanacağı anlamına gelmiştir. Şöyle ki; geniş bir boş araziye kurulan fabrika, çevresine işçilerin konaklayacağı evlerin inşasıyla, ardından işçiler için tüketim alanı oluşturulacak yerlerin kurulması[2] ve artık işçilerin yavaş yavaş ailelerini de bu üretim merkezine getirmeye başlaması. Buyurun size kabataslak bir şehir!

Fakat dünyada ortaya çıkan sistemsel krizlerin ardından meydana gelen iki büyük dünya savaşının hemen peşi sıra devletler hızlı bir sanayileşmeye, hızlı bir gelişime girmeye başlamıştır. Kentler artık bütün üretim sürecinin merkezi olmuş ve devletler, sömürünün yolunu artık yaşam alanlarına da yöneltmeye başlamıştır. Refah devleti politikaları sosyal alana yansımıştır. Mesela, okulların sayısı arttırılmış, bu okullar toplumun her bir sınıfına açılmaya başlanmıştır ve bütün sosyal yardımlar propaganda malzemesine dönüştürülmüştür. Artık kapitalizmin yeniden üretimi aynı zamanda emeğin ve emekçilerin ideolojik aygıtlarla yeniden üretimi haline gelmiştir. Buna karşın halkta büyük bir sistem karşıtı uyanış başlamış ve sermaye açısından ciddi bir tehlike ortaya çıkmıştır. Hatta kentler, mahalleler, köyler ve yaşam alanları günümüzden baktığımızda direnişin de merkezleri haline gelmiştir. Tarık Şengül’e göre, mekânın metalaştırılması sonucunda, demokratik süreçlerin askıya alınması, metalaşmanın mümkün olmadığı yerlerde zor aygıtının kullanılması (hatta bunu gerçekleştirmek için liberal hukukun ve normların dahi türlü ihlallerle meşrulaştırılması) ve özellikle günümüzde bir yeniden üretim aracı olarak kullanılan şehirlerin artık şiddete dayanan bir yaratıcı yıkıcılığın hedefi haline gelmesi durumu söz konusu olmuştur.

Şimdi Türkiye’ye gelirsek, 80 öncesinde metropollerde ya da taşra illerinde gördüğümüz mahallelerde özellikle aynı kimlikten insanları aynı yerlere göç ettirme politikası izlenmiş. Burada gecekondular, belki binalar kurulmuş, yerleşime izin verilmiş. İlerleyen dönemlerde hizmet bu yeni yerleşim yerlerine taşmış, sağlık ocakları ve eğitim kurumları yapılmıştır. Bugün gelinen noktada ise, daha büyük bir rant hesabı ile birlikte bu yerlere “kentsel dönüşüm” dayatılıyor ve bunun çok da faydalı olduğu üzerine broşürler hazırlanıyor ve nice reklam panoları süslü hale getiriliyor. Kırsal alana geldiğimizde ise, özellikle Karadeniz’de, Ege’de ve İç Anadolu’da nice tarım alanı, sit alanı, mezralar imara açılmış, dereler ve sahiller ise ranta açılmıştır. Tıpkı, İngiliz Tarım Devrimi gibi. Önce nice topraksız köylüye toprak veriliyor, ancak ilerleyen zamanlarda sermaye ya da fedai gücü olanlar küçük topraklı köylüleri yiyor. Yeniden toprak ağalığı sistemi meydana geliyor. Neoliberal çağda ise, önce iskân ettirilen insanların malları ellerinden türlü yöntemlerle alınmaya çalışılıyor.

Elbette ki, birçok örnek verebiliriz bunlara. Ancak, devletin yerleşim alanlarına yönelik izlediği en çarpıcı örneği meşhur Çinçin mahallesinde görebiliriz. Bölgeye gecekondular kuran ve bu gecekondulara yerleşen göçmenler, orayı bir mahalle olarak var etmiş ve Çinçin 80 öncesinde devrimci harekete en önemli desteği sunan bir Ankara mahallesine evrilmiştir. Mesela kentsel dönüşüm, eksik hizmet ve en önemlisi de uyuşturucu, bu bölgenin eski değerlerini tarumar etmiş durumda. Ve bugün, devrimci Çinçin’den geriye sadece gecekonduları için direnen bir Çinçin halkı kaldı.

Yani şehirler, bir zamanlar bizim değildi, sonra bize verildi. Hatta artık fazlasıyla veriliyor. Ancak, şehirlerin sahiplerine zıt düştüğümüzde bizi yaşam alanlarımızdan uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Dayanışmayla kurulan, paylaşımı öğreten mahallelerde artık çift haneli katlı binalar, birbirinden uzak sakinler ve büsbütün yozlaşmış iletişimler hâkim. Çocukların evlere hapis edildiği, insanların televizyon ya da telefon başında saatlerini geçirdiği yerler oldu artık mahalleler. Ve elbette ki, bütün mahalleler sermaye tarafından metalaştırıldı; sakinleri de birer tüketici halini aldı. Yani özetle, şehirler artık bizim için üretim yeri olmaktan çıkmak üzere. Bir türlü kapanmayan krizle birlikte tam anlamıyla tüketim merkezi olmuş vaziyette.

Erdem Tekçi / Gazete İstanbul

[1] Bkz: Kolektif Emperyalizm, 2014, Derleyen: Ali Murat Özdemir

[2] Hatta ilginç bir anekdot, İngiltere’de pubların kuruluşu da bu döneme rastlamıştır.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin