Oscarlık Filmlere Kurgucu Gözüyle Bakış

0
Oscar Ödülleri

Her sene sonucu heyecanla beklenen ödül törenlerinden biri Akademi Ödülleri ya da popüler ismiyle Oscar Ödülleri

Tahmin ve eleştirilerin büyük bölümü tabi ki en iyi film ödülüne dair. Ancak bir montajcı[1] olarak bu yazıda niyetim en iyi film kurgusu ödülüne aday filmlere bir göz atmak. Filmlere içerik eleştirisi yapmaktan ziyade notlarımı mümkün olduğu kadar montajla sınırlamaya gayret edeceğim.

Aday filmler ve montajcılarını alfabetik olarak sıralayacak olursak:

Arrival (Geliş) – Joe Walker
Hacksaw Ridge (Savaş Vadisi) – John Gilbert
Hell or High Water (İki Eli Kanda) – Jake Roberts
La La Land (Aşıklar Şehri) – Tom Cross
Moonlight (Ay Işığı) – Nat Sanders&Joi McMillon

Arrival (Geliş)
Dünyanın 12 bölgesine gizemli uzay araçları gelir, onlarla iletişim kurmak üzere uzman dilbilimci Louise Banks’in dahil olduğu bir ekip kurulur. Dünyada kaos hüküm sürerken, uzaylıların insanoğlunu yok etmeye niyetli olduğunu düşünen dünya liderleri savaşın eşiğine gelir. Louise bir yandan iç dünyasında çalkantılarla boğuşurken, uzaylıların dilini çözerek niyetlerini anlamaya çalışmaktadır.

Arrival_ParamountPictures_YouTube
Arrival_ParamountPictures_YouTube

Arrival, ana akım bir film olmasına rağmen doğrusal zaman akışını bozan bir hikâye kurgusuna sahip. Klasik Hollywood filmlerinde temel prensip olarak zamanın ve mekânın birlikteliği esas olarak alındığından, seyirciye hikâyeyi en kolay yoldan takip edebilme olanağı verilir. Devamlılık montajında amaç filmin seyirciye kurmuş olduğu dünyanın pürüzsüz bir biçimde akmasıdır. Arrival, filmin olay akışından ana karakterin içsel zamanına geçişler yaparak karakterin bakış açısına bizi dahil ediyor, olan biteni Louise’in gözleriyle görmemizi sağlamayı başarıyor. Filme onun zihniyle, onun vasıtasıyla dahil oluyoruz. Bu içsel anların birer hayal veya flashback[2] olduğunu zannediyoruz ancak filmin hikayesi açığa çıkarıyor ki aslında seyrettiklerimiz birer flashforward.[3]

Birbirine taban tabana zıt iki ortamın bağlanması (askeri üsler, son teknoloji ekipmanlar, uzay gemileri ve kaotik bir dünyanın soğukluğu/ göl kıyısında, evde kızıyla bir arada geçirdiği sevgi dolu sıcacık zamanlar) montaj açısından güç bir durum elbette ancak bu geçişlerin ustalıkla kotarılmış olduğunu görüyoruz.

Son dönem aksiyon filmlerinde gördüğümüz baş döndürücü hızın tersine kompozisyonlarına uzun uzun bakabileceğimiz, inceleyecek ve hissedebileceğimiz uzunlukta planlar içeriyor film.

Bahsetmeden geçemeyeceğim bir hata var filmde. Tahminim, oyuncu performansının daha iyi bir versiyonunu kullanmak için bu durumun tercih edilmiş olması. İki bilim adamının odalarında konuştukları sahnede ana karakterin sol omuz amorsundan[4] diyalogu takip ediyoruz. Takip eden plan ise aynı karakterin aynı ölçekte sağ amors planı! Birbirine ölçek olarak bu kadar yakın ve aksın[5] diğer tarafına kesme ile geçiş temel bir gramer hatası.

Montajcı Joe Walker daha önce filmin yönetmeni Denis Villeneuve ile Sicario isimli filmi yapmıştı ve şimdi de Blade Runner 2049 projesini tamamlamak üzereler. Sağlıklı bir iletişim içinde oldukları ve iyi bir iş birliği kurdukları şüphe götürmez.

Senaryoda birbirini takip eden iki sahne olan Louise’in onu ikna etmek için söylediklerini Chang’in tekrar etmesi ve Louise’in Chang’e telefon etmesi, gerilimi daha yukarı taşımak için montajda paralel kurgu bir sahneye dönüşmüş.

Zamanın doğrusal bir olgu olmadığını iddia eden filmin montajı kronolojik bir öykü anlatır gibi başlamasına rağmen, uzaylıların niyetini anlayınca filmsel zamanın da algısını değiştiriyor. Devam etmekte olan filmin o ana kadar seyrettiğiniz kısmı bir film şeridi(!) gibi gözünüzün önünden geçiyor çünkü olay kurgusunu baştan değerlendiriyorsunuz.

Hell or High Water (İki Eli Kanda)
Texas’ta Howard çiftliğine Texas Midlands Bankası el koymak üzeredir. Cezaevinden çıkmış olan ağabeyi Tanner Howard ile Toby, Texas Midlands Bankası’nın şubelerini soyup bankaya olan borçlarını ödeyeceklerdir. Emekliliğine gün sayan Ranger Marcus Hamilton ve Kızılderili ortağı Alberto Parker peşlerine düşer.

Filmin ilk planından itibaren klasik sinema anlayışına mesafeli duran bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Uzun açılış planı kasaba meydanını 360 derece turluyor, geziniyor ve olayın içine seyirciyi bırakıyor.

HellOrHighWater_CBSFilms
HellOrHighWater_CBSFilms_YouTube

Sinemada bir hikâyeyi anlatırken ya aksiyonu planlara bölüp parça parça kayıt eder ve onları montajda birleştirirsiniz ya da bir sahneyi en ince detayına kadar tasarlar ve aksiyonun tümünü uzun ve tek bir planda kaydedersiniz. Hell or High Water içerik itibariyle taşıdığı sistem eleştirisi bir yana, montaj açısından da ana akım Hollywood sinemasında nadir karşılaştığımız anlatım tekniklerini kullanıyor.

Filmde çok sayıdaki genel planın süre olarak uzunluğu seyirciyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp sahnenin içine dahil olmaya, seyirlik görselleri incelemeye çağırıyor.

Film, zamanı sıkıştıran konvansiyonel anlatım tekniğini hiç kullanmıyor değil ancak gerçek zamanlı çekimlerle bu anlatımın dışına çıkarak sinemasal hazzı artırıyor. Montajda ekonomik davranıyor ve aksiyonu bölerek gereksiz müdahaleden kaçınıyor.

Film hem içerik hem üslup açısından La La Land (Aşıklar Şehri) filminin zıt kutbu diyebiliriz.

Filmin montajcısı Jake Roberts filmi bitirdikten sonra yapılan test gösterimlerinden çıkan kararla filmden yedi dakika attıklarını söylemiş. Filmin şu anki halinin hiçbir eksiği yok gibi gözükmesinden hareketle söyleyebiliriz ki, test gösterimleri -bizim memlekette pek yapılamasa da- işe yarıyor.

Hacksaw Ridge (Savaş Vadisi)

Vicdani retçi Desmond Doss’un İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanmış öyküsü. A.B.D. Ordusu’na üye olduktan sonra dini görüşü sebebiyle öldürmeye karşı olduğunu beyan ederek silah kullanmayı reddeder. Sıhhiyeci olmaya çalışırken herkes onu korkaklıkla itham eder.

Sonunda, Hacksaw Ridge adı verilen cehennemde gerçek kahramanlar ortaya çıkar.

HacksawRidge_LionsgateMovies
HacksawRidge_LionsgateMovies_YouTube

Hacksaw Ridge montajı açısından klasik bir ikinci dünya savaşı melodramı denebilir. Patlayan, yanan, vurulan, savrulan asker bedenlerinden oluşan hızlı savaş sahneleri ve duygusal olarak seyircisini yakalamaya çalışan bir aşk hikayesinin örülmesinden oluşan bir film. Filmin montajı görünmez olmayı başarıyor. Senaryonun akışının birebir uygulanması olan bir montajdan bahsedebileceğimizi düşünüyorum. Savaş sahneleri yeni bir çığır açmıyor kendi türü açısından ancak seyirciyi kaosun ortasına bırakıyor ve vahşet derecesini düşürmeden dakikalarca devam ediyor.

Filmde montaj açısından heyecan verici olarak niteleyebileceğimiz tek sahne, savaş alanına gitmekte olan bölüğün, oradan dönen askerlerle yolda karşılaşması. Bu sahne filmin hikâye akışı açısından da önemli bir yerde duruyor. Çiçeği burnunda askerler savaşın nasıl bir şey olduğuna dair yüzleşme yaşıyor. Hayalini kurdukları kahramanlık hikayeleri rafa kalkıyor ve askerler sonun başlangıcında olduklarını idrak ediyorlar. Araçlarla deforme halde taşınan cansız bedenler ve yüzlerinde hayata dair bir ifade bulunmayan yaralıları gören yeni askerlerin yaşadığı şok etkisi sahnesi, olayın gerçek zamanını genişleterek montajlanmış. Eylemin gerçek zamanı aşılarak yaratılan filmsel zamanın seyircide bıraktığı yoğun etki, montajın neden sinemayı bir sanat dalı haline getiren en önemli etken olduğunu tekrar hatırlatıyor.

Filmin montajcısı John Gilbert düşük bir bütçeyle çalıştıklarına ve 10 hafta gibi yetersiz zamanları olduğuna değinmiş bir söyleşisinde. Kendisini Türkiye’de çalışmaya davet edelim de düşük bütçe ve kısıtlı zamanın ne olduğunu görsün!

La la land (Aşıklar Şehri)

Aktrist olma hayali kuran Mia bir film stüdyosunun içinde yer alan kahvecide çalışmaktadır. İdealist bir caz müzisyeni olan Sebastian ile başlayan tutkulu ilişkilerinde zor kararlar almaları gerekmektedir. İkisi de rüyasının peşinde koşmaktan vazgeçmek istemez.

LaLaLand_LionsgateMovies
LaLaLand_LionsgateMovies_YouTube

La la land 50’ler,60’lar Hollywood filmleri nostaljisi ve bugünü harmanlayan keyifli bir aşk filmi. Sıkıntılı hayatlarına her fırsatta dans ederek ve şarkı söyleyerek devam etme gücünü bulan insanlar eninde sonunda rüyalarını gerçekleştirirler. İşte muradına eren bir Amerikalı daha! Montaj konusunda da tam anlamıyla klasik bir yaklaşımı var filmin. Görünmez olmaya çabalayan montajcı, filmin grameri açısından uygulayıcı konumunda. Filmdeki mevsim geçişlerinde ve filmin sonunda Hollywood sinemasında “montage”[6] olarak tabir edilen, uzun zaman diliminde gerçekleşen olayları özetleyen bölümler mevcut. Gerek bu bölümler gerek dans sekanslarının montajındaki uygulama başarılı. Bu sekansların bazıları sahnelemeleri çok detaylı olarak planlanarak uzun çekimlerle gerçekleştirilmiş, bazılarında görünmez kesmelerle bağlanarak çekimler tek bir plan hissi verecek şekilde montajlanmış. Ancak filmin anlatımına montajdan daha büyük katkıyı ışık yapıyor diye düşünüyorum. Plan içinde ışık değişimleri ve kamera hareketleriyle uyumu çok etkileyici. Çekim sürecinin montajdan daha zorlu geçtiğini tahmin etmek zor değil.

Moonlight (Ay Işığı)

Chiron’un hayatından üç döneme şahitlik etmekteyiz. Chiron, bağımlı annesi Paula ile Miami’de suç oranının yüksek olduğu bir mahallede yaşar. Lakabı küçük olan bir çocuğun annesi tarafından ihmal edilmesinin hüznü, okulda zorbalığa maruz kalmasının öfkesi ve sonuçları, kendine yeni bir kimlik ve hayat kurması…

Moonlight_A24
Moonlight_A24_YouTube

Moonlight, montaj açısından genel anlamda klasik anlatıma sahip bir film olmasına rağmen bazı ekstra özellikler taşıyor. Filmin kronolojik olarak bölümlendirilmesi ve bazı kilit sahnelerde karakterin ruh haline seyircinin nüfuz edebilmesi için montajlanmış sekanslar hafızada yer ediyor. Okulda fiziksel şiddet gördüğünde veya annesi tarafından psikolojik şiddete maruz kaldığında içine kapanıyor ve bu anlarda film bize gösterdiği ve işittirdiğinden çok daha fazlasını ileten bir anlatı oluşturuyor. Bazen senkronu kasıtlı olarak bozulmuş planlar bazen ses kuşağının sahnenin gerçekliğinden tamamen kopması ve karakterin içsel dünyasını yansıtması gibi. Ancak filmin montajından çok benim açımdan etkileyici olan renk düzenlemesiydi. Burada bir parantez açalım: Renklerle ilgili olarak post prodüksiyonda kullanılan evrensel terim “color correction” (renk düzeltme) olsa da aslında bu süreç sadece bir düzeltme değildir. Bir zenginleştirme, anlamı derinleştirme şansı tanır. Dijital teknolojiye geçiş sonrası görüntü yönetmeninin daha çok dahil olduğu yaratıcı bir süreçtir. Eğer bu alanda bir ödül olsaydı Moonlight favorim olurdu.

Senaryoda orijinal olarak daha erken bir sahne olan Chiron’un annesiyle rehabilitasyonda buluşmasını montajda daha sonraya taşımışlar. Açıkçası bana yeri zaten orası gibi gelmişti!

Not etmek gereken diğer bir bilgi: Filmin montajcılarından Joi McMillon bu ödüle aday gösterilen ilk siyah kadın montajcı. Bu film montajladığı ilk uzun metrajlı film bu arada!

Genel bir not düşmek gerekirse… Montajda bir operatörün teknik olarak yapması gerekenler haricine denk düşen her iş en iyi film kurgusu ödülüne aday olmuş gibi gözüküyor. Bunu yapılan işlerin değerini düşürmek için değil, hakkını teslim etmek adına söylüyorum. Ancak ucundan azıcık Avrupa sinemasını takip eden sinemaseverler bu filmlerin bir zanaat olarak montaja dair vadettiğinden çok daha fazlasını zaten görmekteler.

Akademi Ödülleri Hollywood sineması sanki yeterince reklam yapmıyormuş gibi üretilen filmleri daha da büyütmek adına düzenlenen bir gece. Ancak bu durum, bazı filmlerin seyir keyfi verdiği gerçeğini değiştirmiyor.

Son olarak kendi adayımı söylemeliyim. Ödülü almasını istediğim film Hell or High Water (İki Eli Kanda) olur ancak tahminim ödülü Arrival (Geliş) filminin alacağı.

Ödül töreni 26 şubat’ta.

İyi seyirler.

Burak Dal / gazeteistanbul


[1] Montaj kelimesini kurgu yerine kullanmayı yeğliyorum. Bu tercihin sebebi ise bu yazının maksadını aşıyor.

[2] Geçmişte yaşanmış bir olaya dönüş

[3] Gelecekte yaşanacak bir olaya sıçrama

[4] Bir çekimde esas çerçevelen kişi ya da objenin haricindeki bir obje ya da kişinin bir kısmının resme dahil edilmesiyle oluşturulan ölçek.

[5] Söz konusu diyalog sahnesinde, konuşan iki kişinin üzerinden geçtiği var sayılan çizgiye aks çizgisi denir. Kamera sahnenin başından sonuna kadar çizginin aynı tarafında kalmalıdır. Gerekli düzenlemeler yapılmadan bu çizginin diğer tarafına geçmek, 180 derece kuralını bozmak olarak kabul edilir.

[6] Merak edenler Slavko Vorkapic ismini araştırabilir.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin