Kalinihkta Sait! Bir Yürek Burkulması…

0
kalinikta

Sait Faik, 11 Mayıs 1954 yılında vefat ettiğinde, “Seçilmiş Hikâyeler Dergisi”ne yazar Attila İlhan: “Nisuaz’a baktım, yoktun: ‘Baylan’da…’ diye düşündüm: ‘Mutlaka Baylan’da. Tek başına. Yahut bir paket Yenice ile baş başa.’ Sonra birdenbire artık hiç; ne bu gün, ne yarın, ne öbür gün; Baylan’da ya da Nisuaz’da olamayacağını, sinemaların önünde dolaşamayacağını hatırladım: ‘Ulan! …’ dedim; ‘Sait be!’…” 

Yalnızca Attila İlhan’ın değil pek çoklarının daha yüreğini yakıp gitmiştir…

Onun için yazılan şiirler de vardır, örneğin:

AĞIT

Ölmüş Sait
Deniz mavisinden erken
Bunca sevgiden sonra
Ölmüş annesini öperken.

Ölmüş, eli ayağı uzak
Camların üstü buğu.
Ölmüş, çocuklar izin vermeden
Yüzünde sarışın çocukluğu

Yıldızlar gitmez, gün doğmaz,
Ölmüş, korkunç uykusu yerde,
Ölmüş hayal meyal
Üşür balıklar hikâyelerde

Ölmüş,
Ağaç bir, gölgesi iki.
Ama neden ölmüş,
Ölmek yaşamaktan iyi mi ki.

(Fazıl Hüsnü Dağlarca)

Çocukluk ve ilk gençlik yılları

23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda doğar Sait Faik. Mehmet Faik Bey ve Makbule Hanım’ın tek çocuğudur. Beş oda-bir sofa, bir mutfak-bir hamam, bir de arkada iki dönümlük yemiş bahçesi olan, zamanın varlıklı ailelerinin oturabildiği bir Adapazarı evinde büyür. Henüz ilkokula başlamıştı ki, 1.Dünya Savaşı patlak verir. Sessizliğe gömülen sokakları, insanları izleyen ve konuştuklarından anlamlar çıkarmaya çalışan bir küçük çocuktur. İleride “Beyaz Altın” hikâyesinde yazacağı izlenimleri biriktiren bir çocuk.

Annesi oğlunu hariciyeci olarak görmek ister, bunun üzerine babası işini İstanbul’a nakleder. Sait Faik orta öğrenimine İstanbul Erkek Lisesinde başlar; ta ki 41 arkadaşıyla birlikte Arapça hocası Salih Bey’in minderine iğne koyana dek. Bunun üzerine Bursa Erkek Lisesine sürülür. Sonrasında İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’ne devam eder ancak sıkılır ve yarıda bırakır. Bu kez devreye babasının arzusu girer ve 1931 yılında ekonomi eğitimi almak üzere İsviçre’ye gider. Ne var ki, ekonomiden de sıkılır, buradan da Fransa Grenoble’a geçer. “Adapazarı, Bursa ve İstanbul” kadar sevdiği bu şehirde özgürce üç yıl yaşar. Sanatçı ruhunu besleyen yıllardır o dönem hayatında. Dönüşünde kısa bir süre Halıcıoğlu Ermeni Mektebinde Türkçe öğretmenliği; ardından babasının desteği ve isteği üzerine zahire toptancılığı yapsa da bu işlerin hiçbirinin ona göre olmadığını anlar. Son işi zahirecilikte, canının istediği zaman mağazasını açar, sıkıldığında gün ortası kapatır gider; sonunda çözümü malları zararına satmakta bulur ve boşalmış mağazanın anahtarını babasına teslim ettikten sonra, yaşadıklarından çıkaracağı öykülerin ardına düşer.

Abasızoğulları diye anılan aile, soyadı kanunu çıktığında Sait Faik’in isteği üzerine “Abasıyanık” soyadını alır. O, artık Sait Faik Abasıyanık’tır. Tüm bunlar, bilinen hikâyesidir. Bilinmeyen? Onlar yazdıklarının satır aralarında, görebilene, duyabilene kalmış, hikâyeciliğin büyük ustasından…

Nasıl mı başladı yazmaya?

kalinikta“Bursa Lisesi’nde onuncu sınıftaydım, edebiyat hocamız bir vazife yazmamızı istedi. Ben ‘İpek Mendil’ isimli bir hikâye yazıp verdim. Ertesi ders hoca bu hikâyemi bütün sınıfa okuttu. Neden okutuyordu bir türlü anlamamıştım. Meğerse hikâyeyi çok beğenmiş, sonra beni yanına çağırıp; eğer böyle yazmakta devam edersen iyi hikâye yazabileceksin sen, demişti. İşte ilk bu şekilde yazmaya başladım. Hocam, bana daima cesaret veriyordu. İkinci olarak ‘Zemberek’i yazdım. Sonra İstanbul’a gelip Edebiyat Fakültesine girdim. Orada rahmetli Kenan Hulusi’nin verdiği cesaretle hikâye yazmaya devam ettim.” Diye anlatır kendisiyle yapılan bir röportajda Sait Faik.

Nasıl mı yazar? Hikâye yazmak için masa başına oturmadığını anlatır aynı konuşmasında. İçinden gelmeli hikâye yazmak. Ama genellikle bir balıkçı kahvesinde, etrafında bir dolu kahramanıyla bir aradayken gelir yazma isteği. Bir de gece yarısından sonra, annesi uyuduktan sonra. Burgaz’daki evinin çatı katındaki odasında, karşı kıyıdaki İstanbul’a nazır manzarasıyla baş başa kalınca.

Hikâyeci olmasaydı ne olmak isterdi Sait Faik?

“Kahveci.” Daima da istemiş kahveci olmayı. Deniz kenarında, sessiz bir kahve burası. Her nevisinden insanlar gelecek ve Sait onları tanıyacak, sevecek.

kaliniktaHikâyelerindeki vakalar mı? Yok, onlar yaşanmış değildir. Ancak şahsiyetlerden bazıları tanıdıklarıdır. “Kibar zümreyi hiç sevmem de ondan. Bana öyle gelir ki, onlar yaşamaktan hiç zevk almazlar. Yaşamaktan zevk alanları severim ben. Yaşamalı bu dünyada…” der Sait Faik. Onun için yaşamak ise: “ Balık tutmak, kahvede oturmak, yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak, Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada içmek, hikâye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün. İşte ben böyle hayattan zevk alırım, buna yaşamak derim.”

En çok hangi hikâyesini mi sever? “En çok, son hikâyemi severim” der. Döneminin edebiyatçı gençliğini ise ümit verici bulur ama yine döneminin edebiyatçılarını “…muayyen, entelektüel bir gruba ancak hitabe ediyorlar. Umumiyetle halkta edebiyatçılara karşı alaka çok az, cesaret verici değil. Bundan dolayı edebiyatçıları çekingen buluyorum.” Kendisini de çekingen gruba dâhil ettiğini belirtir. Kendisiyle yapılan son konuşmalardan birinde ise bu konuda şöyle der: “…Şu memlekette iyi sanatçılar var; kötüleri de zamanla eleniyor… Ama şu orta sanatçıların faydasına aklım ermiyor; ne dersin? …”

Ve o… yazmasaydı deli olacaktıı

kaliniktaNamuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyemedi. Yapamadı. Kendine sözünü bozdurdu tütüncüde. Oradan aldığı kalemi, adanın tenha yollarında, canı sıkılırsa, küçük değnekler yontmak için cebinde taşıdığı çakısıyla yonttu kalemi ve yine tütüncüden aldığı defterine, kalemini öperek başladı yazmaya. Yazdı, yazdı. Yüz yetmiş bir hikâyesi, on bir kitapta toplandı. Buna iki roman, bir şiir kitabı; bir çeviri ve düz yazıları eklendi.

1944 yılında siroz teşhisi konar ve bundan sonraki yaşamı sıkıntılı geçer. Belirli aralıklarla hastaneye gidip muayene olur, tehlikeli krizler geçirir. Son kriz 1954 yılının 10 Mayıs gününü 11 Mayıs’a bağlayan gece gelir ve sabaha karşı 2.35’de bu dünyadan ayrılır. Son yarım saate kadar de kendini kaybetmez, çevresindekilerle konuşur. Yağmurlu bir 12 Mayıs günü kalabalık bir cenaze törenin ardından, Zincirlikuyu’daki Asri mezarlığa defnedilir.

Ölüm haberi başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere bütün Türkiye gazetelerinin ilk sayfasında, fotoğraflarıyla birlikte verilir. İstanbul’da çıkan Ermenice, Rumca, Fransızca gazetelerde de aynıdır durum. Bunun yanı sıra sanat, edebiyat dergileri Sait Faik özel sayısı çıkarırlar. Yeditepe, Varlık, Yenilik, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Doğu-Batı, Yeni Ufuklar, Mavi, Onüç, Kaynak dergilerine ek olarak; Vatan, Dünya, Akşam ve Demokrat İzmir gazetelerinin de özel sayfaları olur Sait Faik için.

kaliniktaKalabalık bir cenaze, çok ve içten akıtılan gözyaşları –gökyüzü de aynını hissetmiş olmalı- ve ardından aynı çoklukta yazılanlar… İşte Sait Faik ve gidişi için söze, kaleme gelenlerin bir kısmı:

Tunç Yalman:

“İstanbul’u, insanları ve belki dünyayı daha büyük bir anlayışla, hoş görürlükle, sevgiyle, sıcaklıkla duymamıza yol açtıysa eğer, o yol artık kapanamazdı. Bizlere verdiğini, ölmekle geri alamazdı. Zaten o yola Sait Faik’in kendisinden değil, hikâyelerinden varılırdı. Ve o yol apaçık duruyordu… İnsanlar, o ölesiye sevdiği insanlar, onu ölesiye kırmışlar, incitmişler, anlamamış, anlayamamış veya anlamak istememişlerdi ki, az konuşan, gerçek hislerini gizleyen, hatta bazen somurtan bir adam olmak zorunda bırakmışlardı… Ne gariptir, dostu geçinenlerin birçoğu: “Ulan, Sait…” diye söze başlamanın, ona küfür etmenin, sırtına yumruk vurmanın hoşuna gittiğini sanırlar, onu kaba saba muamele edilmekten, hatta ‘eşek’ şakalarından hoşlanan bir adam sayarlardı. Oysaki sunî olan, sahte olan, kötü olan her şeyden nefret ederdi. Züppelikten olduğu kadar, hoyratlıktan da… Onun kadar saf, temiz ve hayatın derinliğine daldığı halde, hırs, menfaat, para, dedikodu çirkeflerine bulanmamış, alçalmamış, küçülmemiş bir insan var olmakla, bu şehri bambaşka kılıyordu…”

Sabahattin Kudret Aksal:

“Kendini zorlamaz, bir edebiyat adamı davranışı içine sokmak istemezdi. Bütün sevdası her hangi bir insan gibi görünmekti… Belki sanatı kendine kaygı etmemiş olanların, sanatla çok ilgili görünmek isteyen hallerinden tiksinmişti de, bu duygusundan kurtulamayarak böyle yapıyor, her şeyin uydurmasıyla savaştığı gibi, bu derbeder, kayıtsız görünen haliyle de uydurma ciddilik, uydurma ilgiyle savaşıyordu. Bu içten olduğu gibi gözükmek isteyen edasını kesik cümlelerle, inadına edebiyatça olamayan konuşmasından tutun da giyimine kadar sindirmişti. Kaç kere ‘sanatçı değişik bir yaratık olarak görünmemeli, insanlar içinde bir insan olduğunu unutmamalıdır’ dediğini duymuşumdur. Yazılarındaki o anlatılmaz sıcaklık, ilk cümlesiyle insanı hemen sarıveren büyü, bir bakıma da gerçek duyguları, gerçek düşünceleri yakalamak için kendi kendisiyle de yaptığı bir savaşın sonucudur. İyice tanımadığı, türlü yönünden bilmediği ne bir duyguyu, ne bir düşünüşü, ne bir insanı, ne de bir çevreyi anlatmıştır…”

Nurullah Ataç:

“Sait Faik bugünkü hikâyecilerimizin en özlüsü, en ustası, en büyüğü… Bir adam Burgaz adasında oturmuş, düşleri, anıları karışıyor birbirine, çocukluk, gençlik, yaşlılık yıllar karışıyor birbirine, ‘Birtakım insanlar’ var hikâyelerinde, onlar da karışıyor birbirine, öyle yerler oluyor, anlatılan kişilerle anlatan kişiyi seçemiyorsunuz birbirinden. Sait Faik bütün kişileri, her şeyi içten, kendi içinden anlatıyor da onun için. Gerçekçilik arkasından koştuğu yok. Az bulunur onun kadar öznelci yazar. Bir doğru var onda: Kendi doğrusu, kendi içinin doğrusu.”

Fakir Baykurt:

“Onun Sarnıç’ını, Semaver’ini okumak bana çok sonra nasip oldu. En ilkin Lüzumsuz Adam’ını gördüm. Oradaki ‘Yemek yiyen bir işçi kadar güzeldi.’ Sözünü okuyalıdan beri Sait Faik’e tutkunum… O, sevgili Orhan Veli’nin dediği gibi, edebiyatımızın ‘Ölü doğmuş çocuklar’ından değildi.”

Reşat Nuri Güntekin:

“Sait, Türkçeyi en güzel yazanlardan biri idi. Fakat bu kâfi değildir; onun içine konacak şeyleri de bulmak lazımdır. İşte o bunu da çok iyi bilirdi. Yaşadığı zaman ve muhitin geniş bir köşesini –eskilerin sehli mümteni dedikleri- erişilmesi güç bir kolaylıkla anlatmasını bilmiş bir yazardı…”

Cahit Irgat:

“Sait ender rastlanan lezzette, kıvamda bir insandı. Hiçbir yapmacığı, hiçbir sahteliği olmayan düpedüz bir insan, sanki kendi hikâyelerinden çıkmış bir insan. Toprak kokan, deniz kokan, içi yıldız dolu bir insan. Sevdiği dosta, uçan kuşa, havaya, suya, toprağa, her şeye bağlı bir insan. Ölümün lafı edildi mi, hemen kaçardı. Onu en çok korkutan kelimeydi bu. ‘Yaşamak ne güzel’ derdi, sık sık…”

Mehmet Kemal:

“Sanatkâr ölünce herkes arkadaşı oluyor. Benim Sait’le arkadaşlığım öylesi değil. ‘Meserret’te, şu anda çok tavla oynadığımızı hatırlıyorum. Rahmetli tavla oynamasını da bilmezdi.”

Orhan Kemal:

“Sait, gizli kapaklı bir tarafı kalmamış, herkesçe bilinen bir insandı. İnsandı da değil, insandır. O ölmedi ki… İnanmazsanız, kitaplarından herhangi birini açın, eminim onun çarpan kalbinin sesini duyacaksınız.”

Adnan Özyalçıner:

“Sait Faik’in ‘Alemdağda Var Bir Yılan’ kitabının ilk hikâyesindeki koz helvacıya geçenlerde rastladım ‘Haberin var mı, bizim kâtip ölmüş’ dedi.”

Peyami Safa:

“Sait bütün istek ve iddialarına rağmen bir şarklı idi, şairdi ve aristokrattı… Talebeliğinden beri tanıdığım ve çok sevdiğim Sait Faik bir bohem şehididir ve onun kendi kendini için için yiyerek erken yaşta tüketmesine sebep, kendi mizaç ve hassasiyetine aykırı bir istikamete angaje olmuş olması ve daima bir iç zıtlık dramı içinde yaşaması idi. Onu yanlış anlayanların başında kendisi de vardı ve hazin kaderin düğümü de bu idi…”

İlhan Tarus:

“Sait’in tek olduğu muhakkaktır. Kendi mizacını, tabiatın eserine vermiş bir hikâyeci bundan evvel yoktu, bundan sonra da olmayacak. Hikâyelerindeki türlü tiplerin hepsi Sait’in ta kendisidir. Hepsi Sait gibi düşünür, Sait gibi konuşur.”

Ardında yazdıkları kadar, yazdırdıklarını da bıraktı Sait Faik. O yağmurlu son günde, Attila İlhan’ın serzenişi ile noktalayalım: “Orada, yağmurun altında upuzun uzanmışsın. Islanıyorsun… Sana trençkot aldığımız günü hatırlıyorum. Hani üç kere cayıp karar verdiğin yeşil trençkotu. Şimdi ne olacak o trençkot? Sen oraya upuzun yatmışsın, ıslanıyorsun. Şikâyet etmiyorsun… Gözlerini açmayacaksın. Beni dinlemiyorsun. Bir şey diyeceğin de yok. Yalnızdın. Daha çok yalnızsın. Sancın vardı, yüreğini buran sancın, şimdi daha çok var, daha çok buruyor buruyor yüreğini. Biz, ötekiler, hepimiz, bu kıyıda kaldık. Elimizden bir halt gelmiyor. Yüreklerimizi eski gazeteler gibi buruşturup buruşturup atıyoruz.

Kalinihkta, Sait!”

Neslihan Karaalioğlu Alpagut

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin