Göksel Tiryaki, Barak’ı anlattı

0
Barak

Göksel Tiryaki ile “Barak Üçlemesi”nin sonuncusu olan Feriz Bey adlı kitabı ve Barak’a dair konuştuk.

“Barak Üçlemesi”, Barak kültürüne, Barakların göçlerine ve yaşanmışlıklarına yer veriyor. Göksel Tiryaki de Barakeli’nde yetişmiş ve bu kültürü kitaplarında yansıtan bir yazar. Kendisiyle Barak ve “Barak Üçlemesi”nin sonuncusu Feriz Bey adlı kitabı üzerine yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Bize Barak’tan biraz bahsedebilir misiniz, nedir ve neresidir Barak?

Barak, uzun bir yolun, göçün ve yerleşecek bir toprak arayışının hikâyesidir. Özü budur aslında. Bu özden türlü parçalar ve anlamlar çıkarmak, başka özelliklerini öne çıkarmak mümkün elbette. Misal bugün Barak deyince çoğu kişinin zihninde Ezo Gelin’in hikâyesi canlanmaktadır. Tabii bunda, Fatma Girik’in başrolünde oynadığı aynı isimli Türk filminin büyük etkisi var. Şüphesiz Ezo Gelin Barak’ta yaşamış, hüzünlü bir öyküsü olan bahtsızlardan biri. Ancak Ezo Gelin, geçmişte Anadolu’nun çoğu yerinde karşılaşılabilecek türde bir ayrılık ve gurbet hikâyesi esasında. Bence ona dair anlatılanlar Barak’a özgü olmaktansa Anadolu’nun hasret kokan genel hikâyelerinden biri yalnızca. Ezo Gelin’in çok ötesinde, Barak’ı Barak yapan Barakların yaklaşık 300-400 yıl süren göçleri, sürgünleri ve toprak arayışlarıdır. Anadolu’ya son büyük Türkmen göçüyle gelen Barakların yerleşecek bir kara parçası bulması çok zahmetli ve yüksek bedelli olmuştur. Fakat bugün, Gaziantep’in Nizip, Oğuzeli, Karkamış ilçeleri ile Halep’in kuzeyindeki Suriye topraklarına dağılmış durumdaki Baraklar, neticede yaşadıkları bölgeye kendi isimlerini veren az sayıdaki topluluklardan biri de olabilmiştir. Günümüzde Barak Ovası diye anılan bu coğrafyada, yüzlerce yıllık kültürlerini büyük oranda korumaya çalışan Barak Türkmenleri’nin, Oğuzların Beğdili Boyu’ndan oldukları yönünde bir genel kabul vardır. Kendilerini Barak olarak niteleyen bu topluluk, yöredeki diğer etnik grup ve kültürlerle de derin ve sağlam şekilde kaynaşmış, deyim yerindeyse iç içe geçmiştir. Hatta bu etkileşim Barak Kültürü’nün, Barakların coğrafi ve etnik sınırlarının çok ötesine geçmesine vesile olmuştur denebilir.

O zaman anlatılacak çok hikâye barındırıyor Barak?
Şüphesiz öyle. Bugün Barak deyince belki Ezo Gelin’den daha fazla hüzün dolu çok sayıdaki Barak Türküsü akla gelir yine. Büyük çoğunluğu dokunaklı zurna ezgileriyle söylenen bu türkülerin seven sayısı ve bilinirliği, Barak Ovası’nı ve Barakların tanınırlığını çok aşmıştır mesela. Oysa tüm o içli Barak türkülerinin bir geçmişi, hikâyesi ve anlamı vardır. Özellikle göçler boyunca karşılaşılan zorluklar ve katlanılan meşakkatler, kaybedilen canlar, zulümler, ayrılıklar, özlemler, arayışlar, yakarışlar ve umutlar hep ağıda ve türküye dönüşmüştür zaman içinde. İşte tüm bu ağıtların ve türkülerin bir arka planı ve üzerine inşa edildiği koşullar vardır.

BarakBu koşullar mı anlatılıyor Feriz Bey kitabınızda?

Elbette bu koşullar ve o türkülerden bir kısmının yakılış öyküsü de var kitapta. Fakat yalnızca buna indirgemek doğru olmaz. Feriz Bey kitabı için “Barak Üçlemesi”nin üçüncü parçası dedim kitabın ön sözünde. Esasında Barakların İran Horasan’dan ilk çıkışı ile başlamasına rağmen Barak’a dair kitaplarımın üçüncüsü oldu Feriz Bey. Zira önceki kitaplarla Barak Ovası’nın son durumunu ve dönüşümünü anlatmam gerektiğini düşündüm. Barakların tarihsel arka planı sonraki işti. İlk kitap Seydimen’de, büyük oranda aynı isimli (http://seydimen.blogspot.com) bloğumda yer alan paylaşımlara dayanan ve kendi kişisel gelişim sürecimle birlikte özellikle 1980 sonrası yaşayışı, ortamı ve durumu anlatmaya çalışmıştım. Daha bütüncül olan ikinci kitap Garıp’ta ise biraz daha geçmişe yönelerek, bana göre ülkemiz açısından da son derece önemli olan 1950 sonrası köyden kente göçü temel alan dönüşümü, Barak’a dair kişiler ve olaylar üzerinden öykülerle işlemeye gayret ettim. Bu kez Feriz Bey ile Barakları hâlihazırda yaşadıkları bu bölgeye iten ve getiren tarihsel süreç ve olayları yine hikâyeler ve öykü kahramanları üzerinden anlatmaya teşebbüs ettim. Aslında her üç kitabın genel bir bütünlüğü var ama özelde üçünün ayrı bağlamları ve göndermeleri bulunuyor.

Peki, “Barak Üçlemesi”nin genel karakteristiği nedir o zaman?

Neticede bereketli Barak Ovası’ndan çıkmış biriyim. Çocukluğum ve gençliğim büyük oranda orada geçti. Hâlâ da yakın irtibatım var Barakeli ile. Fırsat buldukça gidip kalmaya, araştırmaya ve yeni şeyler öğrenmeye çalışırım yöreye dair. İşte bir köşede kalmış bu verimli toprakların ve unutulmuş güzel insanlarının hikâyesini yazmaya ve anlatmaya çalışıyorum kendi hâlimce. Belki unuttuğumuz, belki kaybettiğimiz, belki arada bir hatırladığımız ve belki de hiç zihnimizden atamadığımız o hasret dolu geçmişimizden, bugüne dair çok önemli yansımaları da olan, hatıralar ve hikâyeler demeti tüm bunlar.

Ağırlıklı olarak yaşanmışlıklar mı anlatılıyor kitaplarda?

Aslında tam ve birebir yaşanmış olaylar ve hikâyeler diyemeyiz. Elbette geçmişten izler ve doğrudan hayattan aktarımlar var ancak genel bir hikâye kurgusu içinde yer yer kurmaca ilaveler bolca yer alıyor anlatılanlar arasında. Yörede şahit olduğum, duyduğum veya anlatılan yaşanmışlıkları hikâyelerin genel kurguları içerisinde aralara serpiştirmeye gayret ettim. Fakat kitapların bütünüyle anı olarak değerlendirilmesini istemem şüphesiz. Kitabın uzun adında da görüleceği üzere, sadece Seydimen kitabında bir kısım hatıra kabilinden bölümler var. Bu da kişisel tecrübelerin, yörenin ve çevrenin anlaşılması açısından gerekliydi kanımca. Bu sınırlı bölümler dışındaki anlatı ve öykülerin neredeyse tamamı kurmaca hikâyelerden oluşuyor. Tabii ki tarihe, yöredeki hayata ve olaylara kayıtsız kalmıyor, kalamıyor öykülerim. Hem tarihsel arka plan hem yörenin dönüşümü ve hem de mevcut durumu elden geldiğince okuyucuya aktarılmaya çalışılıyor.

Hikâyelerinizi Barakların hayatından kesitler şeklinde de nitelendirebilir miyiz?

Böyle anlaşılması beni memnun eder. Fakat öyküleri sadece günlük hayattan kesitler ve esintiler olarak kurgulayıp yazmadım. Arada kendimce, insana, hayata ve çağımıza dair bazı göndermeler yapmaya çalıştım. Niyetim, basit bir kır hayatından bile daha büyük ve bütüncül anlamlar çıkarmanın mümkün olduğunu göstermek biraz da. İnsanlar, tüm farklılıklarına ve imkânsızlıklarına rağmen, esasında her zaman ve mekânda benzer şeyleri deneyimliyor. Bedensel özelliklerimiz, düşüncelerimiz ve kimlikliklerimiz ayrı gibi görülse de insan olarak ruhlarımız ve duygularımız çok yakın ve benzer nitelikte, işte bu hepimizin bir ortak değeri bence. Neticede yöresel hikâyelerden evrensel değerlere giden bir yol, insan olarak bizleri ortak kılan duygu dünyamız üzerine kurulabilir. Hiç alakasızmış görülen bir taşra köşesindeki “küçük” ve “önemsiz” insanların günlük hayatındaki duygulardan evrensel dersler ve değerler devşirmek neden mümkün olmasın. Dolayısıyla bir anlamda edebiyatı yerellikten evrenselliğe taşıyacak araçlardan birinin hikâye kahramanlarının duygu dünyası olduğunu düşünüyorum. Sonuçta kimlikler, aidiyetler, düşünceler ve inançlar insanlar arasında ayrılıkları artırabilir ama tüm insanlar en azından duygusal olarak kardeş görülebilir sanırım. Bu yönüyle Barak insanın tecrübesinden insanlığın ortak duygu havuzuna bir takım yansımalar bu öyküler vesilesiyle aksettirilebilirse asıl o zaman daha büyük mutluluk duyarım. Yoksa hikâyelerimin sadece bir yöreye özgü olarak algılanmasını ve hapsolması istemem. Ne kadar yöresel ve yerel de olsa herkesin en nihayetinde, bir şekilde ortak insan tecrübesine ve insanlık idealine doğru çalıştığı ve çabaladığı görülecektir. Umarım bizim öyküler de nihayetinde böyle algılanır.

“Yerelden evrensele Baraklar” mı diyorsunuz yani?

Açıkçası çok fazla iddialı görülmek ve olmak istemem ama her kesim, yöre ve topluluk için geçerlidir bence bu. Her yörenin, bölgenin, kesimin günlük hayatında dikkate değer çok sayıda konu, hikâye ve içerik olabilir. Sanırım asıl mühim olan rutin koşuşturmaca ve curcuna içinde, özgün içeriklerin ayıklanması, insanın evrensel yanına dair yakalanacak ince noktaların açığa çıkarılması ve ortak insanlık tecrübe ve duygu dünyasına katkı sağlayacak hususların bulunması ve paylaşılmasıdır. En azından kendi çapımda, yöreme duyduğum vefa ve insanlık ideali adına buna giriştim diyebilirim ve umuyorum ki bir nebze de olsa başarmışımdır. Kısacası farklı coğrafyalarda, yerleşecek bir toprak parçası arayışı ve mücadelesi ile geçen yüzyıllar boyunca Barakların maruz kaldığı tüm zorluklar onlarda çok derin izler bırakmış ve bu güçlükler türlü şekillerde günlük hayatta etkisini bugüne kadar sürdürmüştür. İşte bu öyküler, hayvancılıkla uğraşan göçebe bir topluluğun topraklarına tutunma ve yurt edinme mücadelesinde yaşadıklarından ve yaşattıklarından benim gözümde geriye kalanlardır.

Göksel Tiryaki kimdir?

Dr. Göksel Tiryaki, Nizip’te, 1976 yılında doğdu. Gaziantep Lisesi’nden 1993 ve Hacettepe Üniversitesinden 1997 yılında mezun oldu. Bankalar Yeminli Murakıp Yardımcılığı ile 1998 yılında meslek hayatına başladı. 2002 yılında Murakıp ve 2008 yılında Başmurakıp oldu. Yüksek lisansını 2007’de Boston Üniversitesi’nde bitirdi ve 2012 yılında Marmara Üniversitesi’nde bankacılık doktorasını tamamladı. Hâlen Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunda görev yapmaktadır. Ayrıca, para, bankacılık ve finansal düzenlemeler konusunda çalışmalar yürütmektedir.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin