Cumhuriyet döneminde bulaşıcı hastalıklar!

Cumhuriyetin kuruluşundan hemen önce Osmanlı Devletinin geçirdiği 1. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı nedeniyle ülkemizin içinde bulunduğu sosyoekonomik durum, bulaşıcı hastalıkların da artışına sebep olmuştu.

Bulaşıcı hastalıklarla ilgili olarak, verem dispanserleri açma, trahom, sıtma, frengi ve kuduz hastalıklarıyla mücadele etme, Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu açılması, milli tıp kongreleri düzenleme maddeleri konmuştur. Nitekim 17 Mayıs 1928’de Umumi Hıfzıssıhha Kurumu kurulmasına dair kanun çıkarılmış ve bu kanun ölçeğinde Sivas ve Ankara’daki kimyahaneler birleştirilerek Hıfzıssıhha Kurumu oluşturulmuştur. 24.04.1930 tarihinde kabul edilen ve halen yürürlükte bulunan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ise, halk sağlığını korumaya yönelik kapsamlı ilk kanundur. Refik Saydam, 1937 yılına kadar bakanlık yaptığı dönemde bulaşıcı hastalıklardan korunma ve halk sağlığı çalışmalarında öncülük yapmış, döneminde en çok mücadele edilen bulaşıcı hastalıklar; sıtma, verem ve trahom olmuştur.

Verem savaş çalışmaları

Cumhuriyet öncesi dönemde veremle mücadele 1895’e, Cemiyeti Tıbbıye-i Şahane’nin toplanarak, verem savaş programlarının, dernek ve sanatoryumların kurulmasının konuşulmasına kadar dayanır. 1906’da veremli çocuklar için ilk Etfal Hastanesi açılmış, 8 Haziran 1918’de ise “Veremle Mücadele Osmanlı Cemiyeti” kurulmuştur. Bu kuruluşların amacı, o yıllarda veremin tedavisi bilinmediği için, halkı aydınlatmak ve verem dispanserleri kurulmasını sağlamaktı. O tarihlerde yayınlanan bir broşürden anlaşıldığına göre başlıca amaç “hastaların tesellisi, hastalığın çevreye bulaşmasını önlemek için hastaların ve sağlamların eğitimi, yerlere tükürmemeleri için hastalara tükürük hokkası sağlanması ve gıda yardımı yapılması” idi. Ancak, işgal devletleri bu oluşumları kapatarak faaliyetleri sonlandırmıştır. Cumhuriyet dönemindeki ilk verem savaş derneği 1923’te, Dr. Behçet Uz ve arkadaşları tarafından kurulan İzmir Verem Savaş Derneği’dir.

Sıtma Savaş Çalışmaları

Yeni bir devletin kurulmasına karşılık gelen, çeşitli savaşlar yaşanmış ve ekonomik sıkıntılar içerisinde olunan bu dönemde, sıtma da büyük sorunlardan idi. Ülkenin özellikle iklim ve coğrafi olarak uygun bölgelerinde, sıtma oranları Denizli ve Ankara gibi şehirler başta olmak üzere %90’a kadar varmaktaydı. Diğer büyük şehirlerden İstanbul ve Mardin’de %80, Antalya’da %86, İzmir’de ise %72 oranında sıtma vakası görülmekteydi. Bu şartlar altında, yeni meclisin kurulmasından sonra ilk sıtma ile mücadele bildirisini, 9 Mayıs 1920’deki 1. İcra Vekilleri Heyeti tutanaklarında “emrazı sariyenin lehülhamd memlekette bu sene evvelki harb senelerine nispeten pek az olduğunu marazı hamdü şükranda zikretmekle beraber bugün emrazı içtimaiye namı altında zikrolunan malarya ve frenginin tahdidi mazarratı için diğer şuabatı idare ile müttehiden ittihazı tedabir olunacağını söylemek isteriz” sözleriyle görüşüldüğünü görmekteyiz.

Frengi ile mücadele

Birçok büyük savaşın, felaketin ve yokluğun sonuçlarını yaşayan, yeni bir devlet kurmaya çalışan ülkemizin cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH) ile mücadelesinin, aile kurumunun etkilenmesi ve sağlık denetimlerinin de yokluğu nedeniyle, hem önemli hem de güç olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim o sıralar en sık görülen CYBH olan sifiliz özellikle İstanbul başta olmak üzere artmakta ve bulaşın önlenmesi durdurulamamaktadır. 1919-1920 yıllarında 6510 kadın frengi ve bel soğukluğu nedeniyle Emra-zı Zühreviye Hastanesi’ne yatırılmıştı. O dönemde Bolşevik ihtilalinden kaçan binlerce Rus’un İtilaf devletleri tarafından İstanbul’a getirilmesi, özellikle İstanbul’da hastalığın artmasına sebep olmuştu. 1925 yılında Frengi Komisyonu oluşturulmuş ve bu komisyonun çalışmaları doğrultusunda, 1926 yılından itibaren, hastalığın sık görüldüğü şehirler-de özel mücadele planlanmıştır. 1933 yılına kadar Sivas, Bursa, Ordu, Balıkesir ve Zonguldak şehirlerinde çalışmalar yoğunluk kazanmıştır. 1940’ta mevcut 170.177 frengili sayısı 1950’de 118.169’a düşmüştür. Üsküdar Mirahor Belediye Dispanseri’nde, Haseki Nisa Hastahanesi’nde, Cerrahpaşa Hastaanesi poliklinikleri’nde, Şişli Zührevi Hastalıklar Hastahanesi’nde ücretsiz muayene ve tedavi imkanları sağlanmış, Yıldız Askeri Hastahanesi ile Beşiktaş’taki Gaziosmanpaşa Mekteb-i Sultanisi de Zührevi Hastalıklar Hastahanesi’ne dönüştürülmüştür. Bütçedeki ödeneklerin artırılmasının yanı sıra tiyatro gelirlerinin beşte biri de bu çalışmalara ayrılmıştır.

Trahomla mücadele

Önlenebilir körlük nedeni olan trahom, yine Cumhuriyet kurulduğu dönemde büyük sağlık sorunlarından idi. Trahoma bağlı körlüğün sık yaşandığı şehirlerden Adıyaman “körler memleketi” olarak anılıyordu. İlk kez trahomla mücadele kararı 1924’te dönemin Sıhhat Vekili Refik Saydam’ın, çeşitli şehirlerdeki göz mütehassıslarından bilgi toplayarak, Ankara Numune Hastanesi göz doktoru Vefik Hüsnü Bulat’ı üç aylığına İç ve Güney Anadolu’ya incelemeler için göndermesi ile başlamıştır. Bolat, yaptığı çalışma sonuçlarını, 1927’de 2. Milli Tıp Kongresi’nde “Türkiye’de Trahom Coğrafyası” adı altında açıklamış, yine aynı kongrede Prof. Dr. Niyazi Gözcü de, “Trahom Tedavisi ve Trahomla Mücadele” adı altında bildiri sunmuştur. Bildirilerde bu sağlık sorununun bu kadar yayılmasının sebebinin ihmal ve duyarsızlık olduğu vurgulanmış, ileri derecede yayılmaya bağlı bazı şehirlerde değnekle gezenlerin değneksiz gezenlerden fazla olduğu bildirilmiştir. Trahomun çocuklarda sık rastlanması ve temas ile bulaşı nedeniyle, trahomlu çocukların ayrılması fikri doğmuştur. Çocukların trahom ıstırabıyla ilgili ilk bildiriye, meclis tutanaklarında Sıhhat vekili Rıza Nur’un 8 Eylül 1923 yılındaki konuşmasında rastlıyoruz: “Meselâ darüleytamları tesellüm ettiğimiz vakitte evvelce sekiz bin yetim varken bize üç bin yetim teslim edilmiştir. Bize teslim edilen bu üç bin çocuğun içerisinde – pek fecidir – sekiz yüz kadarı trahom hastalığı denilen vahim bir göz hastalığına mübtelâdır ki bu hastalık gözü tahrip eder. Memaliki harrede ve sairede tesadüf edilen körlerin yüzde doksan dokuzunu âmâ yapan bu hastalıktır.”

Çiçek hastalığı ile mücadele ve aşılama

20. yüzyılda yalnız çiçeğe bağlı ölüm sayısı 300 ila 500 milyon arası olup, bu sayı, diğer salgınlar ve savaşlardan ölümlerin iki katıdır. Tedavisi olmayan hastalığın korunma yolu aşılanma olması nedeniyle, mücadele de aşılama ile yapılır. 1892’de yerel aşı üretim merkezi kurulmuş olup, 1920-21 yıllarında Sivas’taki aşı kurumunda çiçek aşısı üretimi yapılmaktaydı. 1921’de 3.269.000 kişilik aşı üretilmişti. 1928’de çıkarılan Hıfzıssıhha Kanunu kapsamında yapılan çalışmaların da etkisiyle, 1929’da İran’dan gelen çiçek salgını başarıyla atlatılmıştır. Türkiye’de aşılama hizmetlerinin rutin olarak verilmesine 1930’da başlanmış, önce çiçek, daha sonra sırasıyla difteri, boğmaca, tetanoz, BCG, polio ve kızamık aşıları uygulamaya girmiştir. 1938’de İran, 1942-1944’te Suriye ve Irak ‘tan geçen geniş bir çiçek salgını olmuştur. Aşı ve koruyucu tedbirlerle 1944’te salgın tamamıyla durdurulmuştur. 1950-60 yılları arasında toplam 14.431.000 çiçek aşılaması yapılmış olup, 1957’den sonra çiçek vakası görülmemiştir. Aşılama programı tüm dünyada 1977 yılında bitirilmiş olup en son aşılama 1980’de yapılmıştır.

Kuduz ile mücadele

Kuduz hastalığı, savaş yıllarında sokak köpeklerinin de denetimsiz kalması ve aşırı çoğalması nedeniyle önemli sorunlardandı. Cumhuriyet döneminde kuduz ile mücadele çalışmasının başlangıcı, daha önce İstanbul Kuduz Tedavi merkezinde çalışmış olan Adana vekili Dr. Eşref Bey’in İstanbul’a giderek konunun uzmanı Dr. Hayım Naum Bey ile görüşmesidir. İstanbul’dan kuduz virüsü taşıyan bir tavşan ile dönen Eşref Bey, Ankara’da bir kuduz tedavi merkezi açılmasını sağlamıştır. Daha önce İstanbul’daki Daulkelp Ameliyathanesi, 1922 yılında İstanbul Kuduz Müessesesi ismini alarak faaliyetine devam etti. 1925’de Erzurum ve Sivas, 1926’da Diyarbakır, 1927’de Konya, 1930’da İzmir’de birer kuduz hastanesi açılmıştır. 1937 yılında ise Hıfzıssıhha Merkezinde kuduz serumu üretilmeye başlamıştır.

Sonuç olarak, ülkenin içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bulaşıcı hastalıklarla mücadele çalışmalarının daha sonraki yıllara ilham kaynağı olduğunu söylemek mümkün olabilir. Zor şartlar altında, sağlığın birçok alanında olduğu gibi özellikle halk sağlığını tehdit eden bulaşıcı hastalıkların eradikasyonunda ve korunmada büyük gayret gösterilmiştir. Günümüzde bulaşıcı hastalıkla mücadelede gelinen noktada Cumhuriyetin bu ilk döneminde çizilen yol haritasının büyük etkisi olduğu söylenebilir.

Kaynak: Aile hekimliği

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin